sanatçılardan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sanatçılardan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mart 2012 Cuma

Yüreğimin yakınında çırpınan bu yürek




Yüreğimin yakınında çırpınan bu yürek
Umudum ve varsıllığımdır benim,
Mutsuzum ayrılırsak
Ve mutluyum öpüşler arasında;
Umudum ve varsıllığımdır – elbet! –
Ve bütün mutluluğum.

Çünkü orada, bazı yosunlu yuvaların içi gibi
Çalıkuşu saklar çeşitli mücevherleri,
Gözlerim ağlamayı öğrenmeden evvel
Biriktirmiştim, benimdi bu define
Onlar gibi bilgece davranmayalım mı
Aşk bir gün sürse bile?

James Joyce

24 Aralık 2011 Cumartesi

Ahmed Şamlu



Yirminci yüzyıl İran Fars şiirinin doruğu kabul edilen şair, öykücü, romancı, oyun yazarı, çevirmen, gazeteci, dergi yayımcısı, eleştirmen...


Ölümden...

Ölümden korkmuş değilim hiç
pespayeliğinden
kırılgan gerçi
elleri.
Tek korkum
insan özgürlüğünün
mezarcının ücretinden
ucuz olduğu
bir ülkede
ölmek.

Aramak
bulmak ve
karar vermek
özgürce
ve
bir
kale yapmak
kendi özünden.
Değil mi ki ölüm daha
değerli bütün bunlardan
hiç ama hiç korkmuş
değilim
ölümden ...



Bu Çıkmazda

Ağzını kokluyorlar.
Seni seviyorum demiş olmayasın sakın.
Canını kokluyorlar.

Tuhaf zamanlardayız sevgilim…

Yolları kesip,
aşkı kamçılıyorlar
yol boylarında.

Aşkı zulalamak en iyisi…

Bu çarpık çıkmazda, bu uğunduran soğukta
kürek kürek şiirlerle, şarkılarla
besliyorlar kendi ateşlerini.
Farklı düşünmeyi aklından bile geçirme.

Tuhaf zamanlardayız sevgilim…

Gecenin bir yarısı kapıyı çalan
ışığı öldürmeye geliyor.
Işığı zulalamak en iyisi…

Ellerinde kanlı satır ve sopalarla
köşe başlarını tutmuş kasaplar.

Tuhaf zamanlardayız sevgilim…

Dudaklardan gülmeleri kazıyorlar,
ağızlardan şarkıları.
Neşeyi zulalamak en iyisi…

Zambakların ve leylakların ateşinde
kanaryaları közlüyorlar.

Tuhaf zamanlardayız sevgilim…

Cenazemizde şölen yapıyor Şeytan,
kendinden geçmiş, zaferine kadeh kaldırıyor.

Tanrıyı zulalamak en iyisi…



Kimdir?


12 Aralık 1925'te Tahran'da doğdu.

Çocukluk yıllarında asker olan babasının görevi nedeniyle ülkesinin dört bir yanını gezdi. Lisede okurken siyasi etkinliklerinden dolayı dört yıl tutuklu kaldı (1941-45). 1946'da idam mangasının önüne çıkarıldı, son anda hükümetin affıyla serbest bırakıldı.


Sokhane Nov (Yeni Söz, 1948), Rouzane (Pencere, 1950), Bamshad (1956) dergilerini çıkardı. 1952'de Macaristan'a gitti, burada iki yıl İran Büyükelçiliği Kültür Müşaviri olarak görev yaptı.1974-1979 yıllarında birçok uluslararası konferansa katıldı; Avrupa ve Amerika'nın çeşitli üniversitelerinden çağrılar aldı. Avrupa ve Amerika'da yaptığı okuma turneleriyle şiirini dünyaya tanıttı. 1990'lı yıllarda hükümetin baskı ve sansürlerine karşı imzaladığı bir ''aydınlar dilekçesi'' nedeniyle baskılara uğradı. Kitaplarının yayımlanması yasaklandı .

Yaşamının son yıllarını Tahran'ın 50 kilometre uzağındaki bir yayla köyünde sürdürdü, diyabet hastalığı nedeniyle 24 Haziran 2000 tarihinde yaşamını yitirdi.




17 Aralık 2011 Cumartesi

Gölgeleri Kullanmak



photo;Imogen Cunningham


Gölgeleri Kullanmak


İşte bir ses geçiyor sıkıntıdan
baksam pencerede yağmur da var,
hani saçlarını ya da göğsünü
çok ince bir hüzünle bezeyen.
Oyuncaklar da var yalnızlıktan
bir parkta ölümü güzel kılar,
hani sarmaşıkça uzandığın yatakta
durmadan aşıladığım sana.

Hayır yaşamıyor suda o balık,
bir yanıltı daha çiçek aldığım.
Herkesin bebeği var odalarda
ölüme ve daha sıkılmak için.
Uzayan sakalım sabaha kadar
uçup giden bir kuş koynundan,
belki yanında bile olmadım.

Eğildiğin sular da yalan
salınıp duran gemilerle aldanma.
Demiyorum hiç mi olmasın kokun, o yatak.
Ben umutsuzluğun domino taşı
şimdi açım, suskunum bak.
Hele bir çağırsın kanın türküsü
hele bir kıpırdasın kumsalda
ağları ve renkli balıklarıyla halk,
silâh tutarım dağlarda.

Bu oda emanet, hadi uzan,
şimdi ellerim de çok nazlı
bir karanfille kanar.
Sunduğum bu yalnız, çocuk ülke,
bak, gece de göğsümde çok ağır,
şaşkın değilim ama silahımı yitirdim.
Gelsin leylâkların açma zamanı
mümkün silâhımı halkımla bulmak.

Hadi uzan özlemim kadar,
bulutlar gidiyor, şimdi işim
çoğaltıp gölgeleri kullanmak.


Ahmet Oktay

Şiiri anımsamama sebep olan dolandagel sitesinde fotoğrafçı Imogen Cunningham 'ın diğer fotoğraflarına ve hayatıyla ilgili çok güzel bir sunuma ulaşabilirsiniz.

dolandagel

20 Kasım 2011 Pazar

Franz Kafka




3 Temmuz 1883’de Prag’da doğan Franz Kafka hayatımdaki en önemli yazardır.Ölümünden sonra meslektaşı ve yakın arkadaşı Max Brod tarafından yayımlanan eserleri arasında hiç bir ayrım yapamadan hepsini baş ucu kitaplarım arasına yerleştirdiğimi söylemeliyim.

Bana göre 20. yüzyılın en büyük yazarlarından biri.İnsanlara ait özelliklerin sanki hiç bir zaman değişmeyeceğinin en güzel kanıtlarıdır yazdıkları. İnsana ait bireycilik, yalnızlık, bencilliğin ıstıraplı halleri onun kalemiyle gerçeğe dönüşmüştür.

En çok ta farklı açılardan bakabilen bakış açısını severim. Her satırında kendimizden izler bulacağımız büyük edebiyatçı....


Köprü



Katı ve soğuktum, bir köprüydüm, bir uçurum üzerinde uzanmış yatıyordum. Bir yakaya ayak uçlarım, öbür yakaya ellerim gömülmüştü; çatlayıp dökülen balçık toprağa sımsıkı geçirmiştim dişlerimi. Giysimin etekleri iki yanımda uçuşuyor, derinlerde o buz gibi suyuyla alabalıklı dere gürül gürül akıyordu.

Hiçbir turist yolunu şaşırıp da bu geçit vermez yücelere uğramıyordu, henüz haritalara geçirilmemişti köprü. Böylece uçurum üzerinde uzanmış yatıyor, bekliyordum; çaresiz bekliyordum. Bir köprü bir kez kurulmaya görsün, yıkılıp çökmedikçe kurtulamaz köprülükten. Bir gün akşama doğruydu -birinci akşam mı, bininci akşam mı, bilmiyorum- düşüncelerim aralıksız bir karmaşa içinde yüzüyor, boyuna çemberler çiziyordu. Yazın bir akşamüzeri -her zamankinden daha boğuk çağıldıyordu dere- ansızın bir insanın ayak seslerini işittim.

Bana doğru, bana doğru! Uzan, gerin köprü, çekidüzen ver kendine, korkuluksuz ahşap köprü; sana kendini emanet edeni elinden tut, adımlarındaki güvensizliği sezdirmeden yok et ve baktın sendeliyor, göster kim olduğunu, bir dağ tanrısı gibi fırlatıp onu kayaya at!

Adam gelip bastonunun demir ucuyla şöyle bir yokladı beni, sonra yine bastonunun ucuyla giysimin eteklerini kaldırıp üzerimde düzeltti. Bastonunun ucunu çalı gibi saçlarıma daldırdı ve belki yabancı bakışlarını çevresinde gezdirip uzun süre öylece tuttu. Ama derken -o anda dere tepe adamın peşinden seğirtiyordum düşümde- her iki ayağıyla sıçradığı gibi karnımın orta yerine gelip dikildi.

Müthiş bir acıyla korkudan donakaldım; kim olduğundan şuncacık haberim yoktu.

Bir çocuk mu?
Bir düş mü?
Bir eşkiya mı?
Canına kıymak isteyen biri mi?
Bir baştan çıkarıcı mı? Bir yok edici mi?

Ve onu görmek için arkama döndüm. Köprü arkasına dönüyor!

Henüz dönmem sona ermemişti ki; birden çökmeye başladım, çöktüm ve çok geçmeden paramparça oldum, doludizgin akan sularda şimdiye dek beni hep sessiz sakin süzüp durmuş çakılların şişlerine geçirildim.

11 Eylül 2011 Pazar

Barışın Tadı



Bir ağaç, kesebilirler ağacı,
Ağacın ne gelir elinden?

Biraz çaba, testere falan,
Eh, az çok da zaman,
Ağaç devrildi gitti.

Bir kuş, vurabilirler bir kuşu
Bir el ateş ya da bir iki taş
Bir avuç tüy düşer toprağa.

Bir öküzün ya da bir atın
İşi kolay görülür ve hazırdır
Kesimevinde kasap önlüğü.

Bir çocuğun, oğlan ya da kız,
Ne gelir elinden katile karşı?

Bakışlar, diyeceksiniz şimdi,
Ama gözü dönmüşse katilin
Ya da kimse yoksa ortada?

Bir adam, koca bir adam da
Bir kuş gibi avlanabilir,
Belki daha da kolay hatta.

Bir ağaç, bir kuş, bir öküz, bir at
Bir çocuk, bir adam
Yok oldular işte ard arda.

Ama dostlarım, hepimiz olsak
Ne bok yiyebilirler
Onca insanın karşısında?

Ne yapabilirler
Direnen halklara?


Eugène Guillevic

Çeviri: Cemal Süreya

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Düş



Gökte, gökkuşağının üstünde
Yedi renkli Musa'lar
Yedi lambalı, yedi güvercinli Muhassen'den
Yedi renkli sesler üflüyorlar aşağıya
Aşağıda
Seniha
Bir elinde sigarası
Oturmuş kıpkırmızı bir bahçe koltuğuna

Önünde
Masa masa masa -çok değil, hepsi bir masa-
Mermer bir masa
Gümüş bir masa
Zümrüt bir masa
Seniha birasını içiyor -bir eli de birasında-
Sonsuz bir bira
Sessiz bir bira
Cam akışlı bir bira
Saçlarında başaklar, tavus tüyleri
Gözleri
Gözleri ses veriyor
Seng-i laciverdi gözleri
Son yudumunu da alıyor birasından
Yere dökülüyor ipek şalı
Yere sızıyor
Yeri alıyor
Birlikte götürüyor yeri
Katlar gibi bir halıyı durmadan
Parmaklarından altın bir anahtarlık sarkıyor
Ve anahtarlar anahtarlar
-Çok değil, hepsi hepsi bir anahtar-
Fildişi bir tahtırevana biniyor
Kaldırıyoruz onu dört kişi
Ben, Cemile ve Cemal
Bir de sonsuzluk
Tutuyoruz havada bir süre onu
O gülümsüyor bize durmadan
Ve kalabalığa
Yaldızlar dökülüyor dudaklarından
Lambalar, güvercinler dökülüyor
Çiçekli laledanlar, çeşmibülbüller
Kristal boy aynaları
Ve gelin telleri, pırlantalı taçlar

Sedef kakmalı bir tramvay geçiyor yakınımızdan
İnce bir org sesini sürükleyerek
Benekli bir örtü çekiyor üstüne dünya

Hepimiz kayboluyoruz.

Edip Cansever

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Yerçekimine inanmıyoruz hanımlar, beyler; böyle biline!




“Hey teacher, leave them kids alone!”


Pink Floyd,The Wall.



Hepimize yalan söylediler;on bir artı bilmem kaç yıllık kokuşmuş sistemli öğütme süreçleriyle yalanlarını dokudular tabularasa varsaydıklarına. Başımızı okşarmış gibi rol keserken öğütme sistemlerinin adını eğitim-öğretim koyarak başladılar kafa derimizi yüzmeye. “Uslu durun!” dediler, “kımıldayanı tanılarım,bir tarım zararlısı gibi özenle ilaçlarım;sesini bile çıkaramazsın!” Bir türlü yalan şırınga edilemeyenleri psikiyatri sunağında kurban ettiler akademik şölenlerle.


“Hayat bir cidaldir,siper alın!” dedi öğretmenin çığlığı;hep birlikte sarı, siyah, kahverengi kafalarımızı kitapların arkasına sakladık görünmez düşmanlarımızın ataklarına karşı. Öğretmen düşman var diyor , hem de ezeli bir düşman, çağlar boyunca sürmüş izimizi ve hatta içerden kemirmiş yapayalnız coğrafyamızın kutsallığını.

Görünmez çeşit çeşit düşmana karşı siper almak bize vatanperverlikle öğretilirken gözün görmediği ne varsa “gerçek dışı” ilan edildi alnımıza asılan panolarla.Asıldı bildirgeleri her gün yenilenen tekerlemeleriyle avlumuzun en içlerine:

1.Tanrı görülemeyendir,ispat edilemez. Öyleyse onu tatile gönderelim Kafdağının ardına. Görülemeyen ne varsa hep bilgimiz dışında kalsın madem;din,etik,ne varsa...

2.İnsan akılla bulur hakikati(Hayy Bin Yakzan çukurunda yakmıştır bu nokta İbn-i Tufeyl’i). Bulacak evrenin sırlarını insan, tek tek zamanla aklını kullanarak oluşturduğu bilimle.Haydi şenlenin,giriyoruz bilimsel tünel vizyonunun içine binbir gece düğünleriyle!

3.İnsan Tanrıyı yarattı,Tanrı insanı değil.İçi dolu turşucuk akıl küplü insan, yarattığı gibi yönetebilirdi de doğayı ve kendi doğasını basbayağı!

Nasıl ama nasıl?

Doğaya bakacak, “neden ,niçin” sorusunu ilelebet unutmayı marifet bilecek,sadece “nasıl”ı tanımlayacak akıllı metre! Bilimsel düşünme metodu dersleriyle zerketti son zehrini anfilerinde, öğütme makinası.Üstelik “nasıl”ı “n,a,s,ı,l” ile tarif etmeyi, gelişim ölçüsü uydurmacasıyla yutturdu bize pek gelişmiş beyinliler. Zeka, “zeka testlerinin ölçtüğü şey”di.Zeka testleri de Amerika kıyılarındaki gemilerinde aydınlanma(!)yı bekleyen sürüyle yahudiyi çürüklerinden doğal(!) yolla ayıklama sebebi, bravo Weschler! Çok sonraysa aynı süzgeç önce zencileri ardından da türkleri altta bırakmaya yaradı nasıl olduysa!Ayıklandık,seçildik yeniden dönüştürülmek gibi kutsal bir amaç uğruna,yaşasın!

Koca göbekli bilim amca daha bir sürü tanım taşır kursağında,yerçekimi kanunu gibi mesela.Oysa yerçekimi kanunu gözlemlenenin sözcüklere dükülüşüdür;izahı asla değil!Arşimed’in “evreka”sına neden olan yerçekimi değildir, yerçekimi yalnızca bir sebeptir, yağmur gibi.Yağmur çiçeği açtıran değildir.Her sonucu, sonucun sebebiyle tarif etme alışkanlığını, henüz zihinleri iğfal edilmemiş çocuklar bu yüzden anlamakta güçlük çeker ve durmadan niye diye sorarlar. Soruları, öğütme sisteminden kurtulma çırpınışlarıdır çünkü.Saf ruhları kaldıramaz bunca kirliliği ama zorla tekrar tekrar makinanın ellerine teslim edildikçe onlar ,zaman geçer soruların sesleri kısılır; kirlenirler. Afiyet olsun koca koruyucuları makinanın,sofranızda milyonlarca taze beyin! Nerdeyse hepsi itinayla öğütüldü;nerdeyse hepsi inanıyor artık yerçekiminin taşı düşürdüğüne,suyun kaldırma kuvvetinin gemileri yüzdürdüğüne ve insanların çocuk yaptığına;çünkü insan ısrarlı, kendini yiyen tek canlı olma özelliğinde!

Kimse susmasın hal böyleyken, hiçkimse! Çocukları kurtarma, kendi ruhunu kurtarma ne derseniz deyin adına, başlatın operasyonunuzu her alanında yaşamın ivedilikle ve ısrarla. Sorun herkese ve kendinize: “Okları kim atıyor?”

Dilek Akıcı

2 Haziran 2011 Perşembe

Çölde Gizli Bezginler




bir çiçek bahçesinde geceye durgun kalışın yağmur sıcağı gibi
öptüm sonsuz gidişinden. saçlarının seyriyle seni

yolları aşklara davul çalıp çağrılmış yalnızlarla dolduran
akreplerdir duygunun. karanlık ordulara güneşsiz sokulan

bunlar canlanınca ne ateş kirli taşlar ne böcek
şakakların sıcağında kuytu bir ses büzülüp ölecek

sabahsız kuşlara koşarsa durur mu evreni omuzlarında
bahar şenlikleriyle. sürdüren ellerini yangın borularında

şaşkınlıkla başladı bu atlar bu savaşlar insan buluşlarından
burda biter düğün. gidilir mi evin soğuğuna çölün sıcağından

gemilerimiz saklanır.ağzımızda bir aşk kaçışı vardır buluşmaların
saplandık tadına.durduk alnında yüreğe vuruşların

yollar sellere gider. açılır parklar artık kuşlar dağılır
bir aşkı gözyaşlarıyla bulvara çağırmak hiç keseye mi kalır

çizildi yalnızlar. senin gelişin ne de süvari köprünün diplerinde
geçer üstümüzden yağmur alan donanmalar. kürek sesleriyle

koşu bitince aşk bir yorulmadır kaçılmaz kırbacından
sayılır günü geçmiş anlar boşalan hangi tüfeğin arkasından

oturur iki bakış ormanından gerilip bir masayı kollar
uzayıp uzaya giden akrebe katlanıp zincire gelmeyen yolcular

bu bizim sesimiz denizlere ateş gibi eller açılır ortasından
su konuşmaz toplanmaz kuşlar. Ne kazandık yaşamamızdan

biz harcandık anam hem kelimesiz kapandık
sevgi ektik. Sonsuz seçtik. Beğendik. Ama toprağı kazandık

sevinçle kaçın kurtulun ölümlerinizle.Yalnızlıkla ben kaldım
sevindiniz işte alın kurtulun. Aha size son atım

Cahit Zarifoğlu

30 Nisan 2011 Cumartesi

Sis




İki şehri var gecenin, biri gözümde
tütüyor, birinin dumanı üstünde yağmur
gibi çöken siste, bana bu uykusuz
şehri niye bıraktın, göze alamadığım
bir şehrin yerine bütün şehirlerdesin,
gece değil istediğin hayli karanlık
bakışlı bir şehrin gözleriyle çarpışmak
hevesindesin! Gözlerini anlıyorum henüz
bağışlayabileceği gözleriyle çarpışmadı kimsenin;
gözlerimizi uzaklıklar değil ki yalnız
göze alamadığımız yakınlıklar da acıtır,
ve gözleri ancak gözler bağışlayabilir,
öyle acıyor ki gözlerim kim bağışlayacak,
sis değil, uykusuzluk değil, iki uzak
şehir gibi ayrılıktan kavuşmuyor gözlerim:
Biri hepimizle gözgöze gibi hala uykusuz,
biri sis içinde kirpiklerine kadar açık,
bu sessizliği kim bıraktıysa, göremiyorum
konuşkan gözlerinde tek sözcük bile,
gözlerimiz birbirine değmiyor gecenin iki şehrinde

Kimsenin kimseye gözü değmiyorsa şiir niye?


Haydar Ergülen




Özenle boyadım ipliğini sevginin,
Gidip de bulamamanın incinmiş rengine.
Sisi gümüş bir rüzgârla tepelerden eğirdim,
Dokudum yalnızlığın bu serin kumaşını,
Sesime ayrılıklardan bir gömlek diktim.
Ölümü tastamam ezberledim de geldim,
Dilimde bu buruk türkü tadıyla
Bilmem ki buradan nereye giderim.


Sonunda kendime bir top yangın edindim,
Soluğumla besledim dudağımın ucunda.
Ömrümün külüydü savrulan hep ardımda,
Örterek yavaş bıraktığım izleri
Yanmış bir günün sürüklenen kanatlarıyla.
Koştum, durmadan koştum o küçük yangınımla,
Adımın çaresiz kıyılarında kendi göğümü bulmaya.

Metin Altıok




Diyor ki bana, sevdayı ateşten
bir gömlek gibi giydin mi
Diyorum ona, Ferhat'ım dağlar gürzümden
inledi ve yol verdi sularıma. Acı dindi

Diyor ki, hiç mi kıskançlık katmadım
bakışlarına
diyorum ben de, göğsümden çıkan ah
nice kartal vurdu, aşkla

Soruyor, ölüm mü her zaman
yenecek, nedir bu korku
Diyorum, Lokman da bir zaman
tanrı'ya bunu sordu

Diyor, kırılırsa kanadı sevginin
nasıl uçar, göklerde
Diyorum, o bir umuttur, bilesin
havalanır yine de

Soruyor bana, kalacak mısın böyle
adı yarına mahkum bir ozan olacak
Diyorum ona, nice yollar var gidilecek, nice
uçurumlar var daha, atlanacak

Soruyor bana, bu sis nasıl dağılır
tarih bile susarken. Anlat olanı
Diyorum ona, şiirim bir uyaktır
yiğitçe, ta kalbinden vurur zamanı.


Ali Püsküllüoğlu





elinin arkasında güneş duruyordu
aylardan kasımdı üşüyorduk
ağacın biri bulvarda ölüyordu
şehrin camları kaygısız gülüyordu
her köşe başında öpüşüyorduk

sisler bulvarı'na akşam çökmüştü
omuzlarımıza çoktan çökmüştü
kesik birer kol gibi yalnızdık
dağlarda ateşler yanmıyordu
deniz fenerleri sönmüştü
birbirimizin gözlerini arıyorduk

sisler bulvarı'nda seni kaybettim
sokak lambaları öksürüyordu
yukarda bulutlar yürüyordu
terkedilmiş bir çocuk gibiydim
dokunsanız ağlayacaktım
yenikapı'da bir tren vardı

sisler bulvarı'nda öleceğim
sol kasığımdan vuracaklar
bulvar durağında düşeceğim
gözlüklerim kırılacaklar
sen rüyasını göreceksin
çığlık çığlığa uyanacaksın
sabah kapını çalacaklar
elinden tutup getirecekler
beni görünce taş kesileceksin
ağlamayacaksın! ağlamayacaksın!

sisler bulvarı'ndan geçtim sırılsıklamdı
ıslak kaldırımlar parlıyordu
durup dururken gözlerim dalıyordu
bir bardak şarapta kayboluyordum
gece bekçilerine saati soruyordum
evime gitmekten korkuyordum
sisler boğazıma sarılmışlardı

bir gemi beni afrika'ya götürecek
ismi bilmiyorum ne olacak
kazablanka'da bir gün kalacağım
sisler bulvarı'nı hatırlayacağım
kırmızı melek şarkısından bir satır
lodos'tan bir satır yağmur'dan iki
senin kirpiklerinden bir satır hatırlayacağım
seni hatırlatanın çenesini kıracağım
limanda vapurlar uğuldayacak

sisler bulvarı bir gece haykırmıştı
ağaçları yatıyordu yoksuldu
bütün yaprakları sararmıştı
bütün bir sonbahar ağlamıştı
ağlayan sanki istanbul'du
öl desen belki ölecektim
içimde biber gibi bir kahır
bütün şiirlerimi yakacaktım
yalnızlik bana dokunuyordu

eğer sisler bulvarı olmasa
eğer bu şehirde bu bulvar olmasa
sabah ezanında yağmur yağmasa
şüphesiz bir delilik yapardım
hiç kimse beni anlıyamazdı
on beş sene hüküm giyerdim
dördüncü yılında kaçardım
belki kaçarken vururlardı

sisler bulvarı'ndan geçmediğin gün
sisler bulvarı öksüz ben öksüzüm
yağmurun altında yalnızım
ağzım elim yüzüm ıslanıyor
tren düdükleri iç içe giriyorlar
aklımı fikrimi çeliyorlar
aksaray'da ışıklar yanıyor
sisler bulvarı ayaklanıyor
artık kalbimi susturamıyorum

Attilâ İlhan




ağır yol, uzak yapılar
yaklaşmak için yaklaşık tanımlar
onlarla çıktık yola
yollarda kaldık
sis bastı her yanı
tutukluk çeken silahlar gibi
sözcükler, fısıltılar, mırıldanışlar
eksilerek vardık bir yapıya
O mu, değil mi?
Kim bilebilir şimdi
kılavuzlar şehit
şehitler hain
gözlerimiz karanlık bir pusuda
çoğumuz büyümüş, kimimiz ölmüş
kendimiz bile tanıdık değiliz artık
gözümüzden silinen düşün sabahında
önümüzde açılan yeni bir uzay
Şimdiki Zamana ait bomboş ve ölü anlar
ne başka yer ne başka zaman
bizler için hala biryerlerde çalınan
sis çanları var
belki bir gün buluşur diye
aynı ormanda kaybolan çocuklar

Murathan Mungan


Fotoğraflar; Zeev Parush

26 Nisan 2011 Salı

Giedra Purlyte-Mazrimiene



1969 yılında dünyaya gelen Litvanya lı sanatçı Kaunas Yüksek Sanat Okulu'ndan mezun olmuştur. Oldukça ilginç bir tekniği olan sanatçı masal dünyasına benzer çizgi ve renkleriyle sanat dünyasında farklı bir yer edinmiştir.






Kişisel sergileri;

2005 Valstybinis jaunimo teatras, Vilnius
2005 Daugiakultūris centras (Multicultural Center), Kėdainiai
2005 Galerija "A", Vilnius
2004 "Bird’s gallery", Melburne, Australia
2004 RUTA gallery, Vilnius
2003 Marija and Jurgis Slapeliai Museum, Vilnius
2002 EGLE gallery, Kaunas
1996 SLENKSTIS gallery, Kaunas
1994 LANGAS, gallery, Kaunas






Çalışmalarında masalsı bir özellik olmasına rağmen gerçekçiliğin bir temsilcisidir de. Sadece çalışmalarında iç dünyamızda yaşattığımız bir çok hayal gücüne ait düşleri görebilmek olası.

Evet bu büyülü resimler gerçekten olağanüstü. Bir çocuğun dünyasındaki saflığın izleriyle dolu...





24 Nisan 2011 Pazar

Ağır Ölüm


Ağır ağır ölür alışkanlığının kölesi olanlar, her gün aynı yoldan yürüyenler, yürüyüş biçimini hiç değiştirmeyenler, giysilerinin rengini değiştirmeye yeltenmeyenler, tanımadıklarıyla konuşmayanlar.

Ağır ağır ölür tutkudan ve duygulanımdan kaçanlar, beyaz üzerinde siyahı tercih edenler, gözleri ışıldatan ve esnemeyi gülümseyişe çeviren ve yanlışlıklarla duygulanımların karşısında onarılmış yüreği küt küt attıran bir demet duygu yerine “i” harflerinin üzerine nokta koymayı yeğleyenler.

Ağır ağır ölür işlerinde ve sevdalarında mutsuz olup da bu durumu tersine çevirmeyenler, bir düşü gerçekleştirmek adına kesinlik yerine belirsizliğe kalkışmayanlar, hayatlarında bir kez bile mantıklı bir öğüde aldırış etmeyenler.

Ağır ağır ölür yolculuğa çıkmayanlar, okumayanlar, müzik dinlemeyenler, gönlünde incelik barındırmayanlar.

Ağır ağır ölür özsaygılarını ağır ağır yok edenler, kendilerine yardım edilmesine izin vermeyenler, ne kadar şanssız oldukları ve sürekli yağan yağmur hakkında bütün hayatlarınca yakınanlar, daha bir işe koyulmadan o işten el çekenler, bilmedikleri şeyler hakkında soru sormayanlar, bildikleri şeyler hakkındaki soruları yanıtlamayanlar.

Deneyelim ve kaçınalım küçük dozdaki ölümlerden, anımsayalım her zaman: yaşıyor olmak yalnızca nefes alıp vermekten çok daha büyük bir çabayı gerektirir.

Yalnızca ateşli bir sabır ulaştırır bizi muhteşem bir mutluluğun kapısına.


Pablo Neruda

25 Şubat 2011 Cuma

Gece Düşleri



gece düşleri alır götürür beni
sığınmacı akşamların hüznüne
-ne çok şey anlatılır ya da anlatılamaz
baskının direnmeye davetine
ölümlerin yeniden dirilmelerine

bir kent düşünün her evde bir yaralı
-ya ölüler ya ölemeyenler ya ölümü bekleyenler
düğünlere kan bulaşmış bir kez
-sevgiler tutsak tek kişilik hücrelerde
sular da çürür yetmişiki gün boyunca

gece düşleri alır götürür beni
dimdik yüreklerin yanında nöbete
şarkı, türkü, şiirle dolmaya
kilit vurulmuş denizlerin dilinde
balıkçıların ağında mavi köpük olmaya

yabancı akşamların karanlık gülleri
mektupların yanıtsız kaldığı günler
acı haberler bizleri bekler kuytularda
yapraklar sessizce hıçkırır ezgilerimizi
gözlerin, dost gözlerin sönmeyen sevgisi

gece düşleri alır götürür beni
elimde bir gül fidanı
kaşların namlu gibi çatıldığı sedirlere
dillerin bıçak açmaz suskunluğu
kararlılıklara, antlara, akşam alacalarına

ve sen gelirsin şafağın ilk rengiyle
penceremde kuş olmaya


Gültekin EMRE

9 Şubat 2011 Çarşamba

Sayısız İklim Güncesi



1


kaçış için değil yaşama kazılan tüneller
ömrün boyunca bir daha görmeyeceğin fahişeye
söylenen yalan kadar güzel
tenine gün değmemiş metaforları
inceden çekip çıkarmak
kırık bir kazma ucu gibi bataklıklardan

2


meyhane kavgalarında
dibi kırılmış rakı şişesi umutlarla
adam vurmuş sokaklar kadar sabıkalı
-ki kör bir yılandır onlar
denize akıp giden
bir eski ceneviz kulesinin ayakları dibinden-
sokak kedilerinin ölümü kadar yalnız

3


yalnızca üç numara tıraşlarda ortaya çıkan
saç altına sapan taşıyla işlenmiş
çocukluk yarasına benzer hüzün
katil tazılara karşı çaresiz tavşan diriliğinde
sıçrayarak uyanırken uykudan
ben gözlerinde korkuyu görene dek
haykırmalı ölüme diye düşünürüm

4


çaresizliğin türküsüdür
yürekte bayrak açmış
intihar cumhuriyetinin ulusal marşı
arkadaş uçurtmalarına kurulan
hain tuzaklar gibi
rengarenk jelatinler arasına gizlenmiş
sakal artığı paslı jiletlerle yapılır infaz
ancak ölünce biliriz
sayısız iklime bölünmeyi

Can Sinanoğlu

Resim;Lisa Albinger

21 Aralık 2010 Salı

Böyle Buyurdu Zerdüşt



Sevgili dostum Sanem Uçar 'a


İçim sıkılıyor....

Sanki kötü bir haber alacakmışım gibi bir sanrı içindeyim...

Bu anlarda kurtarıcıma sığınmalıyım. Buyur bakalım Zerdüşt!



Yaratıcının Yolu Üstüne…

Yalnızlığa çekilmek mi istersin kardeşim?... Kendine varan yolu aramak mı istersin?... Biraz dur da beni dinle…

“Arayan kolay yiter… Her türlü yalnızlık suçtur….” Böyle der sürü… Ve sen sürüdendin uzun bir süre…
...
Sürünün sesi daha sende çınlayacak… Ve sen desen: “Artık sizinle ortak vicdanım yok benim”, yakınma ve ağrı olacak bu…

Bakın, aynı vicdan doğurdu bu ağrıyı; o vicdanın son pırıltısı daha senin derdinde yanmaktadır…

Derdinin yolunu, yani kendine varan yolu yürümek mi istersin?... Öyleyse hakkını ve bu işi becerecek gücünü göster bana!...

Sen yeni bir güç ve yeni bir hak mısın?... Bir ilk devinme misin?... Bir kendi kendine döner tekerlek misin?... Yıldızları kendi çevrende dönmeye zorlayabilir misin?...

Yazık yüksekliğe tutkunluk öyle çok ki!... Gözü doymaz kişilerin çırpınmaları öyle çok ki!... Tutkun ve gözü doymaz bir kişi olmadığını göster bana!...

Yazık körükten fazla bir iş görmeyen büyük düşünceler öyle çok ki: Körüklerler ve daha da boşaltırlar…

Özgür mü diyorsun kendine?... Egemen düşünceni işitmek isterim ben senin, boyunduruktan kurtulduğunu değil…

Sen boyunduruktan kurtulmaya yetkili bir kişi misin ki?... Nice kimseler, uşaklıklarını atarken, son değerlerini de atmış olurlar…

Neden özgür?... Zerdüşt’e ne bundan!... Gözlerin apaçık söylemeli bana: Neye özgür?...

Kendi kötün ile kendi iyini kendine sağlayabilir misin?... Kendi istemini bir yasa olarak kendi üstüne asabilir misin?... Kendi kendinin yargıcı olabilir misin ve kendi yasasının öç alıcısı?...

Korkunçtur, kendi yasasının yargıcı ve öç alıcısıyla yalnız kalmak… Yıldız işte böyle fırlatır ıssız uzaya, yalnızlığın buzlu soğuğuna…

Bugün kalabalığın acısını çekersin, daha ey tek kişi : Bugün yürekliliğin tam daha… Ve umutların…

Ama bir gün yalnızlık yoracak seni... Bir gün eğilecek gururun ve yürekliliğin yılacak…Bir gün haykıracaksın: “Yalnızım ben!...”

Bir gün artık görmeyeceksin yüksekliğini, alçaklığını ise pek yakından göreceksin… Kendi yüceliğin bir hayalet gibi korkutacak seni… Bir gün haykıracaksın: “Her şey düzme!...”

Yalnızı öldürmek isteyen duygular vardır… Başaramazlarsa kendileri ölürler sonra!... Ama sen buna yeterli misin?... “Katil olmaya?...”

Kardeşim “ horgörme” sözcüğünü tanıdın mı?... Peki doğruluğun, seni hor görenlere karşı doğru olmanın ağrısını?...

Nice kimseleri senin için başka türlü düşünmeye zorlarsın, bunu yanına koymazlar senin… Onlara yaklaştın, ama geçip gittin : Hiç bağışlamazlar bunu…

Onların üstüne ve ötesine geçersin: Ama sen yükseldikçe, kıskançlığın gözü daha küçük görür seni… Fakat ucundan nefret edilir en çok…

“Bana karşı nasıl doğru olabilirsiniz!...” demelisin sen… “Ben kendi payıma sizin haksızlığınızı seçtim…”

Onlar haksızlık ve çamur atarlar yalnıza: Ama böyledir diye, kardeşim yıldız olmak istersen, daha az ışık saçmamalısın onlara!...

Ve iyilerle doğrulara karşı tetikte ol!... Onlar kendi erdemini yaratanları çarmıha germeye can atarlar… Onlar yalnızlardan nefret edeler…

Kutsal yalınlığa karşı dahi tetikte ol!... Yalın olmayan her şey kutsuzdur onca, ateşle oynamaya da bayılır… Kazığın ateşine…

Kendi sevginin baskınlarına karşı dahi tetikte ol!.. Her önüne gelene elini uzatmaya pek hazırdır yalnız kişi…

Elini değil, yalnızca pençeni uzatmalısın nice kimselere… Hani pençenin de tırnakları da olursa… Yok mu?...

Ama karşına çıkabilecek en çetin düşman, kendin olmalısın hep… Sen mağaralarda ve ormanlar da kendine pusu kurarsın…

Ey yalnız kişi, sen kendine varan yolda yürürsün!... Ve kendinden ve yedi şeytanından geçer yolun senin!...

Yadsıyıcı olmalısın kendine karşı, ve büyücü ve falcı ve deli ve kuşkucu ve uğursuz ve alçak..

Kendi yalımınla yakmaya hazır olmalısın kendini, önce kül olmadan nasıl yeni olabilirsin ki!..

Ey yalnız kişi, sen yaratıcının yolunda yürürsün: Sen bir tanrı yaratacaksın o yedi şeytanından!...

Ey yalnız kişi, sen sevenin yolunda yürürsün: Kendini seversin sen, bu yüzden kendini hor görürsün, ancak sevenlerin hor gördüğü gibi tıpkı…

Yaratmak ister seven kişi, hor görür de ondan!... Sevdiğini hor görmek zorunda kalmamış kişi ne bilir ki sevmeyi!...

Sevginle git yalnızlığına, kardeşim, yaratmanla git… Doğruluk ancak daha sonra topallar ardın sıra senin…

Benim gözyaşlarımla git yalnızlığına, kardeşim… Kendinden öte yaratmak isteyeni severim ben… Ve böylece yok olanı…

F.Nietzsche

10 Aralık 2010 Cuma

Anne Sexton



Sözcükler


Sözcüklere dikkat edin,
olağanüstü olanlarına bile.
Çünkü olağanüstü için yapabileceğimizin en iyisini yaparız,
kimi zaman sözcükler arı gibi sokarlar
ve bir öpücük bırakırlar iğne yerine.
Parmaklar gibi değerli olabilir sözcükler
Ve kaya gibi güvenilirdir sözcükler
kıçınıza sokarsınız onları.
Ama hem papatyalar hem de bereler gibi olabilirler.

Yine de severim sözcükleri.
Tavandan düşen güvercinlerdir sözcükler.
Dizlerimde oturan altı kutsal portakaldır onlar.
Sözcükler ağaçlardır, yaz'ın bacakları,
Ve güneş, ve onun tutkulu yüzü.

Ne var ki sözcükler sıklıkla yanıltır beni.
Söylemek istediğim o kadar çok şey var ki,
Bir sürü öyküler, betimlemeler, atasözleri, vb.
Ama sözcükler yetersiz kalır,
yanlış olanları gelip öper beni.
Kimi zaman uçarım bir kartal gibi
ama bir çalıkuşunun kanatlarıyla.

Yine de sözcüklere dikkat etmeye
ve kibar olmaya çalışıyorum.
Sözcüklere ve yumurtalara özenle dokunmalı.
Bir kez kırıldılar mı olanaksızdır
Onarılmaları.



Yıldızlı Gece


“Bu beni dehşetli bir ihtiyaçtan alıkoymuyor – hadi söyleyeyim –dinden dinden.
Sonra gece dışarı çıkıp yıldızları resmediyorum”
Van Gogh'un kardeşine bir mektubundan

Şehir yerinde değil,
sıcak gökyüzünde boğulan bir kadın gibi
yükselip kayan karaşın bir ağaç dışında
Şehir sessiz, kaynıyor gece onbir yıldızla
Ah! yıldızlı yıldızlı gece!
Ben böyle ölmek istiyorum

Hareket halinde. Her biri canlı
Ay bile esniyor turuncu rengiyle
sürmek için çocukları, bir tanrı gibi, gözünden
Yaşlı ve esrarlı bir yılan yıldızları yutuyor
Ah! yıldızlı yıldızlı gece!
Ben böyle ölmek istiyorum:

Atılıp kollarına gecenin canavarının
O büyük ejderha tarafından yutularak
Hayatımdan kopmak istiyorum, izsiz işaretsiz
Ne bir dans
Ne bir ağlama.



Yalnız Masturbasyoncunun Baladı


İlişkinin sonu ölümdür hep.
Kadın atölyemdir benim. Kaypak gözlü,
kabilemin ve nefesimin dışında
gittiğini saptar. Korkuturum
sadık kalanları. Casusum ben.
Gecede yalnızım, yatakla evliyim.
Parmaklar kenetli, kadınımdır artık benim.
Çok uzakta değildir. Karşılaştığımdır.
Bir çan gibi çalarım O’nu. Üzerine çıktığın
o çardakta yaslanırım arkama.
Ödünç almıştın beni o çiçekli yayılışta.
Gecede yalnızım, yatakla evliyim.
Her bir bereketli çiftin süngerle tüyün üstünde
eklemlerle alt alta üst üste birlikte devrildiği
diz çöktüğü ve dürttüğü bu geceyi ele alalım mesela, aşkım.
Gecede yalnızım, yatakla evliyim.
Kopar bedenim böylece,
sıkıntılı bir mucize. Düş pazarında
sergileyebilir miydim?
Dağılırım. Çarmıha gererim.
Küçük eriğim demiştin.
Gecede yalnızım, yatakla evliyim.
Sonra kara gözlü rakibim geldi.
Suyun hanımı, doğrularak sahilde,
parmak uçlarında bir piyano, dudaklarında
utanç ve bir flütün hitabı.
Ve çarpık bacaklı katırtırnağıydım ben.
Gecede yalnızım, yatakla evliyim.
Kadının kelepir bir elbiseyi
raftan alması gibi aldı seni
ve taşın kırılması gibi koptum.
Kitaplarını ve misinalarını geri veririm.
Günün gazetesi evlendiğini yazıyor.
Gecede yalnızım, yatakla evliyim.
Oğlanlar ve kızlar birdir bu gece.
Açarlar döşlerini. İndirirler fermuarları.
Çıkarırlar ayakkabıları. Söndürürler ışığı.
Pırıltılı yaratıklar yalan doludur.
Birbirlerini yerler. Aşırı besilidirler.
Gecede yalnızım, yatakla evliyim.



Fotoğraflar; Brigitte Carnochan

7 Kasım 2010 Pazar

Acının Coğrafyası




kente kapandık kaldık tutanaklarla belli
sirk izlenimlerinden seçmen kütüklerinden
yüzlerimiz temmuzdan ötürü sallanır ve uzar
ve her köşe bir tuzaktır
birer darağacıdır her meydan saati
öğle vaktini kesinlikle gösteren
oysa hep güçlü dağları görmenin zamanıdır

çığlığım uzun uzun kalır içimde
yani güller giyinmiş bir adam nerde ben nerde
rüzgâr bir dirimi dört yöne bölerken tepelerde
ve gece duruşmasından yeni çıkmışken
sabahın terazisi eksik tartar gölgemi

artık öyle açık ki kuşkuya yer yok
kim gelirse gelsin acıya hep yer vardır
tutanaklarda duvar diplerinde ve bazı yerlerde
örneğin çukurova ve mekong köylerinde
acıdır ağacın gölgesini yapan
bunu herkes bilir

kutsal acı besleyen acı sütünü emiyoruz
yatıyoruz seninle terli döşeklerde
saati seninle kuruyoruz bir çalar saati
sen donatıyorsun kalbimizi
kalbimiz çoğu zaman yeterli ve ürkek
kendi çoğunluğunu kendi üreterek

kente kapandık kaldık iki cadde iki alan bir saat
mutsuzluk acıya varana kadar
artık yeminimiz bir tatar gölgesi gibi
öyle bir gölge ki belki çok dardır
kısa vakitlerinde aceleci akşamın

artık öyle açık ki kuşkuya yer yok
acıya hep yer vardır aramızda
dört cepli yeleğim aynı kolaylıkla taşır her şeyi
bozuk paraları da umutsuzluğu da
aynı kolaylıkla tutmuş gibi olurum
güneşin yedi renk ayasını

biliyor musun güçlü dağları görmenin zamanıdır
şimdi bir bağırsan çok iyi biliyorum
ya da üst üste silah atsan
kent tepinir belki bütün kuşlar uçar
belki değil mutlaka
ama
bir tanesi mutlaka kalır.

Turgut Uyar

7 Ekim 2010 Perşembe

Osho




Bana göre doğu nun en büyük düşünürlerinden biridir Osho...

Hayrete düştüğümde beni silkeleyen ve kendime getiren adam...

Yüreğime bir sancı saplandığında sanki o yüreği eline alıp sarıp sarmalayan bir el...

Sözleriyle ısındığım bir düşünür...

Acılı bir günümde onun cümleleri aklıma geldiği için oluşturduğum bu blog aslında onu yakından bilenlerin çok kolaylıkla görebileceği gibi zaman kavramının hiçe sayıldığı,kendi varoluşumun deneyselliğinin bir karalaması,alışagelmiş tüm geleneklerden arınmış bir tarz yaratma telaşı adına bireysel bir çıkış noktasıydı.

Bu çıkış noktasına sonuna kadar sadık kalacağım.

Belki anlaşılmayacağım, yada yanlış anlaşılacağım, ama Osho dan aldığım enerjiyle tutunmaya çalıştığım bu dünyada gülümsemeye onun istediği gibi devam edeceğim.

Osho dan bir alıntı;

Bir söz senin içine işlediği zaman, zihninde farklı bir iklime, farklı bir yaklaşıma, farklı bir vizyona neden olur. Aynı şeye başka bir isimle hitap et, ve göreceksin: Bir şey hemen değişir. Duygusal kelimeler var ve zihinsel kelimeler var. Zihinsel kelimeleri gitgide bırak. Daha ve daha da çok duygusal kelimeleri kullan. Politik kelimeler var ve dinî kelimeler var. Politik kelimeleri bırak. Hemen çatışma yaratan sözler var. Sen onları söylediğin an, münakaşa olur. Öyleyse asla mantıksal, tartışmacı dili kullanma. Sevginin, şefkatin, aşkın dilini kullan; böylece münakaşa olmaz.

Eğer kişi bu yönde farkında olmaya başlarsa, olağanüstü bir değişimin meydana geldiğine tanık olur. Eğer kişi yaşamda biraz dikkatli olursa, birçok ıstırap önlenebilir. Bilinçsizce kullanılan tek bir kelime uzun bir mutsuzluk zinciri yaratabilir. Ufacık bir değişim, sadece çok küçük bir dönüş ve o, birçok fark yaratır. Kişi çok dikkatli olmalı ve mutlaka gerekli olduğu zaman kelimeleri kullanmalıdır.

Bulaşık kelimelerden kaçın. Taze, tartışmaya yol açmayan, tartışmacı değil ama doğrudan senin duygularının ifadesi olan kelimeleri kullan. Şayet kişi bir kelime uzmanına dönüşebilirse, kişinin bütün hayatı tümüyle farklı olacaktır. Eğer ki bir söz ıstırap, kızgınlık, çatışma, ya da tartışmaya neden oluyorsa, bırak onu. Onu taşımanın ne anlamı var? Onu daha iyi bir şeyle değiştir. En iyisi sessizliktir. Sonraki en iyiler ise şarkı söylemek, şiir, aşktır...

21 Eylül 2010 Salı

Comte de Lautréamont



...kahrolası bir yüzyılın içine düşmüştü bir kere...


Aklımdan hiç çıkmayan edebiyatçılardan bir tanesidir Comte de Lautréamont. Gerçek adı Isidore Lucien Ducasse olan bu Uruguay doğumlu edebiyatçı 1846 yılında dünyaya gelmiş ve ne yazık ki çok genç bir yaşta 1870 de intihar ederek hayatına son vermiştir.

Fransız edebiyatının en aykırı edebiyatçılarından biridir. Sürrealizm kokan eserleriyle kısa yaşantısında önemli izler bırakmıştır.

En önemli eseri Maldoror'un Şarkılarıdır.Maldororun Şarkıları, gerçek üstü figürler ve olgular içeren, tanrıya başkaldıran ve insanın daha çok hayvansı yönlerini anlatan düzyazı-şiir tarzı bir kitaptır.

Çağını kabul etmekte zorlanan bu yetenekli edebiyatçının dünyaya kendi eliyle hoşçakal demesini anlayabilmek hiç te zor değil. Onun yazılarını okurken hiç bir şeyin değişmediğini görmek, bilmek çok daha acı verici aslında.

Maldoror'un Şarkılarından bir bölüm;



Gece yarısı....
Bastille den Maddelein e, görünürde tek bir atlı tramvay bile yok...
Yanılmışım; işte bir tane! Ansızın öyle, yerden biter gibi görünüverdi.

Yaya kaldırımında evine gidecekmiş birkaç kişi, durup baktılar. Bakılmayacak gibi de değil ki...bir acayip. Üst katında donuk bakışlı, bayat balık gözlü bir alay adam sıkış sıkış oturmuşlar. Bin tanık ister yaşadıklarına. Gene de belediye buyruklarına uygundu sayıları, kılı kılına ama olsun.

Arabacı atlara bir kırbaçtır, şaklattı... Kırbacı kolu değil de, kolunu kırbaç savurdu sandım.

Neydi, neyin nesiydi bu dilsiz garip kuşlar? Aydan mı inmişlerdi, ne? Olmaz olmaz, her şey olur. Ama iskeletleri andırıyordu daha çok.

Tramvay depoya vaktinde yetişmek için olacak, dolu dizgin gidiyordu... Öyle bir kaçıyordu ki... Ama ardından tozlar içinde bir yumru ölesiye koşuyor, düşe kalka kovalıyordu onu..."Durun, yalvarırım size n'olur, durun!...ayaklarım şişti yürüye yürüye bütün gün...dünden beri bir şeycik yemedim...sokakta bıraktı beni anam, babam...n'apıcağımı şaşırdım...eve döneyim istiyorum bir an önce...beni de alın tramvaya,sığınırım bir köşeciğe...çocuğum daha, yeni bastım sekizime...beni böyle bırakmayacaksınız değil mi?" Öyle bir kaçıyor, öyle bir kaçıyordu ki tramvay... Ama ardından tozlar içinde bir yumru ölesiye koşuyor, düşe kalka kovalıyor onu...

Ölü gözlülerden biri yanındakine bir dirsek vurdu, kabak tadı verdi bu yaygara der gibilerde. Kulağı tırmalandı herhal. Öbürü haklısın demeye, belli belirsiz başını eğdi, derken kabuğuna çekilen bir kaplumbağa gibi bencilliğinin döşeğine yumuldu yeniden. Bütün yolcuların yüzünden aynı hoşnutsuzluk akıyordu.

Çığlıklar tizleşirken gitgide, bir iki dakika daha duyuldu.

Caddeye bakan pencereler açıldı birer ikişer. Elinde bir lamba, bir gölge belirdi camlardan birinde, bir göz attı aşağıya, şırak diye kapattı pencerenin kanadını. kapanış o kapanış...Öyle bir kaçıyor, öyle bir kaçıyordu ki tramvay... Ama ardından tozlar içinde bir yumru ölesiye koşuyor,
düşe kalka kovalıyordu onu...

Bu taştan adamlar arasında bir delikanlı, tek bir o, belli, üzülüyordu çocuğa. Çöp gibi bacaklarıyla tramvaya yetişeceğim diye yırtınan yavruyu koruyamıyor, ağız açamıyordu ki; bunca göz dikilmiş üstüne, hayın hayın bakıyorlardı, karşı gelemezdi ki topuna birden. Dirseklerini dizine dayamış, başı iki elinin arasında, insanlık dedikleri bu mu? Diye aval aval düşünüyordu. Dank etti kafasına, boş laf olduğu bunun, şiirde bile geçmez olmuştu. Anladı yanlışını." Ne olacak dedi kendi kendine, alt tarafı yumruk kadar bir çocuk!" Gene de tutamadı kendini, öyle şey mi olur gibilerde pırıl pırıl bir gözyaşı delikanlının yanağından aşağı yuvarlanıverdi. Gözlerine götürdü elini, kara bir bulutu aklından silmek istermiş gibi. Çırpınıyordu ama, boşuna; kahrolası bir yüzyılın içine düşmüştü bir kere. Ne işi vardı orada? Ne yapsa ne etse kurtulamıyordu. Köleliğin en çekilmezi, alınyazılarının en korkuncu!

Lombano o gün işte kanım kaynadı sana. Öbür yolcuların arasında, vurdumduymazlıklar içinde otururken gözümü ayıramadım senden. Delikanlım,ayağa kalktın birden, öfkelendin de; istemeyerek bile olsa, böylesine aşağılık bir harekete katılmamak için çekip gitmeye davrandın. Bir işaret çaktım, yanıma oturttum seni.

Öylesine kaçıyor, öylesine kaçıyor ki tramvay...Ama ardından tozlar içinde bir yumru ölesiye koşuyor, düşe kalka kovalıyor onu. Ansızın kesildi çığlıklar. Bir tümseğe takıldı ayağı, yuvarlandı çocuk, taşa çarptı başını, bayıldı...Görünmez oldu tramvay, çıt çıkmıyordu upuzun caddede.Öylesine kaçıyor, öylesine kaçıyor ki tramvay...Ama ardından tozlar içinde bir yumru koşmuyordu artık, düşe kalka kovalamıyordu onu.

Şu paçavracıyı gördünüz değil mi? Elinde kötü bir lamba, bu yana geliyor hani. Bakın, kaldırıyor çocuğu, evine götürecek, tımar edecek yarasını, yiyecek verecek, yatırıp uyutacak, anası babası gibi değil, bir daha sokakta bırakmayacak onu.

Öylesine kaçıyor, öylesine kaçıyor ki tramvay... Ama ardından tozlar içinde, paçavracının bakışları ölesiye koşuyor, kovalıyor onu...Hay budalalar, ahmaklar takımı, böyle ettiğine bin pişman olacaksın. Görürsün sen, nasıl, ama nasıl pişman edeceğim seni. Yemeyip içmeyip gece gündüz şiirlerimde insan denen bu yırtıcı hayvanla, marifet yapmış gibi onu yaratan tanrıyı yerin dibine batıracağım. Şiir üstüne şiir, kitap üstüne kitap, son nefesime dek işim gücüm bu olacak. Burnundan getireceğim senin.



Türkçesi; Can Yücel


25 Ağustos 2010 Çarşamba

Geveze Yürek




Takip ettiğim dolandagel sitesinde gerçekten son derece ilginç bir konuya değinilmişti. Max Aub un cinayet işleyenlerin nedenlerini itiraf ettikleri "Örnek Suçlar" adlı kitabı kapsamında aslında insana ait gerçekler irdeleniyordu.

İlgilenenler konuya aşağıdaki linkten ulaşabilir.

Örnek Suçlar.

Bu konudan sonra ister istemez suç ile ilgili düşünceler beynimde dolanmaya başladı. Suç un anlatılanlardan yola çıkarak bir belirginliği var gibi gözükmesine rağmen ben yine de suç un belirsizliği olduğu düşüncesini kafamdan atamıyorum.

Çoğunlukla suç konusu hemen heryerde karşımıza çıkmasına rağmen en fazla sanatta özellikle edebiyatta ele alınıyor gibi gelmiştir bana her zaman.

Suç tartışılacak bir kavramdır ve kesin çizgilerle tanımlanacak bir şey değildir bana göre. Doğal olarak suçun gerçek anlamda tanımlanamaz olgusu ve içinde başka gerçekleri de barındırması edebiyat için en fazla kullanılacak konunun başında gelecektir.

Tüm edebiyatçılar bir şekilde suç konusunu işlemiştir.Suçun göreceli yapısı ister istemez iştah kabartan bir konu olmasını sağlıyor.

İnsanı tanımlarken iyi, güzel yaratıcı, gibi kavramlardan yola çıkıldığında yine insana ait eksikliklerin bir şekilde anlatımı ister istemez iştah kabartacaktır.

Tüm edebiyatçıların bu konudaki yaklaşımlarını buraya dökmek olanaksız. Hayatımda hep çok önemli bir yeri olan Edgar Allan Poe ve onun eserleri bir kez daha bu yazı dizisinden sonra önem kazandı benim için.

Edgar Allan Poe nun "Geveze Yürek" adlı öyküsü son derece ilginç bir öyküdür. Öyküyü okurken tıpkı Örnek Suçlar da olduğu gibi sıradan hatta neredeyse suçun yada cinayetin diyelim eğlenceli ve güzel tarafı ortaya konulur.

Okurken sonuçta bir kişinin kurgulaması dediğimiz bir şey Örnek Suçlar la tamamiyle gerçeğe dönüştüğünde şaşkınlığımı anlatmanın imkanı yok.

"Geveze Yürek"te insana ait kötü olguların nedenlerini bulamazsınız. Sadece bir insanın yaptıklarını sıradan bir iş yaparcasına sunuluşuna şahit olursunuz.

Kitaptan okuduğumuz da bu bir edebi eser belkide bir şahaser olarak kabul edilirken, normal hayatımızda gördüklerimiz yada duyduklarımız birer suç olarak ve daha da önemlisi kötü olarak karşımıza çıkar.

İlginç doğrusu....

Neyse Edgar Allan Poe nun "Geveze Yürek " öyküsünü buraya alarak düşünmeye devam edeceğimi söyleyebilirim.



GEVEZE YÜREK

Doğru!Çok ama çok sinirliydim ve hala da öyleyim;ama deli olduğumu da nereden çıkarıyorsunuz? Hastalık duyularımı keskinleştirmişti,onları yok etmiş ya da köreltmiş değil.Ve hepsinin üstünde de işitme duyum güçlenmişti.Yeryüzünde ve cennetteki herşeyi duyuyordum. Ve cehennemdeki pek çok şeyi de.Öyleyse nasıl deli olabilirim ki?Dinleyin! Dinleyin ve görün hikayenin tümünü ne kadar sakinlikle ve sağlıkla anlatacağım sizlere.

Fikrin beynime ilk nasıl girdiğini söylemek imkansız; ama bir kere oraya yerleşti ve gece olsun gündüz olsun bir daha peşimi bırakmadı.Elde etmek istediğim birşey yoktu.Tutkudan eser yoktu.Yaşlı adamı severdim.Bana karşı bir haksızlık yapmamıştı.Bir kere olsun hakaret etmemişti.Altınlarını istemiyordum.

Bence tek neden gözüydü, evet evet, mutlaka oydu!Gözlerinden biri bir akbaba gözüne benziyordu -üzerine bir tabaka inmiş olan soluk mavi bir göz.Göz bana baktı mı, kanım buz kesiyordu ve ben de - ama çok yavaş olarak- yaşlı adamın canını almaya, böylece o gözden sonsuza kadar kurtulmaya karar vermiştim.

Burası önemli işte.Siz beni deli sanıyorsunuz.Deliler hiçbirşey bilmezler.Ama siz bir de beni göreceksiniz.Nasıl akıllıca davrandığımı, nasıl tedbirli olduğumu, nasıl bir öngörüşle, nasıl bir ikiyüzlülükle çalıştığımı göreceksiniz!Yaşlı adama hiç olmadığı kadar iyi davrandım kendisini öldürmeden önceki hafta içinde.Ve her gece, saat gece yarısına yaklaşırken, kapısının mandalını kaldırıp kapıyı hafifçe ama çok hafifçe araladım.Başımı sokabileceğim zaman da dışarı hiç ışık sızdırmayacak kadar her tarafı kapalı bir feneri, ardından kafamı içeri sokuyordum.Başımı ağır ağır oynatıyordum yaşlı adamın uykusunu bozmamak için.

Hah!Bir deli bu kadar akıllı olabilir miydi?Ve sonra, başım odaya iyice girince feneri dikkatle (fenerin menteşeleri gacırdardı çünkü) çok büyük bir dikkatle açıyordum bir tek ışık huzmesi o akbaba gözüne düşene kadar.Bunu yedi uzun gece yaptım -ve hemen her gece, gece yarısına yakın bir saatte ama göz hep kapalıydı; işi yapmak imkansızdı bu nedenle; işi yapamıyordum, çünkü beni öylesine çileden çıkaran şey yaşlı adam değil, onun o Kem Gözü'ydü.Her sabah gün ışıyınca büyük bir yüreklilikle odaya giriyor, onunla çekinmeden konuşuyor, neşeli bir sesle adını söylüyor, geceyi nasıl geçirdiğini soruyordum.Gördüğünüz gibi her gece saat tam on ikide uykudayken kendisine bakmakta olduğumu anlaması için çok bilge bir yaşlı adam olması gerekirdi.

Sekizinci gece kapıyı açmakta her zamankinden biraz daha dikkatli davrandım.Bir saatin yelkovanı bile benim elimden daha hızlı hareket ederdi.O geceden önce kendi gücümün, kendi aklımın sınırlarını böylesine hissedememiştim.

İşte oradaydım, kapıyı ağır ağır açıyordum ve o benim gizli düşüncelerimi ya da emellerimi rüyasında bile göremiyordu.Bu fikir beni neredeyse kıs kıs güldürecekti; ve belki de o beni duydu ki sanki irkilmiş gibi yatağında birden kıpırdandı.Benim geri çekildiğimi sanabilirsiniz -ama hayır.Odası zifiri karanlıktı (çünkü hırsız korkusuyla pancurlar sıkı sıkı kapatılmıştı) ve bu yüzden onun kapının aralandığını göremeyeceğini biliyordum.Bunun için de yavaş yavaş açmaya devam ettim.

Başımı içeri sokmuş, tam feneri açıyordum, tam parmağım teneke kapağına değmişti ki yaşlı adam birden yattığı yerde doğruldu ve "Kim var orada?" diye seslendi.

Ben hiç kıpırdamadan durdum ve ağzımı açmadım.Bir saat boyunca kılımı bile kıpırdatmadım, ama bu süre içinde de yattığını duymadım.Hala yatağın içinde oturmuş dinliyordu: benim geceler boyunca yaptığım gibi duvardaki ölüm gözcülerine kulak dikiyordu.

Bir süre sonra hafif bir inilti duydum ve bunun ölümcül korkunun iniltisi olduğunu anladım.Bu bir acının ya da üzüntüsünün iniltisi değildi -ah, hayır!- Bu insanın ruhu dehşetle dolduğunda ta içinden kopan o boğuk sesti.Pek çok gece, tam da gece yarısında, bütün dünya uyurken bu ses benim de göğsümden yükselmiş, o korkunç yankısıyla beni şaşırtan korkuları daha da derinleştirmişti.

Onu iyi tanırdım.Yaşlı adamın neler hissettiğini biliyor, kalbimden gülmekle birlikte ona acıyordum.Yatakta dönmesine neden olan o ilk hafif sesten bu yana uyanık yattığını biliyorum.O zamandan beri içindeki korkular büyüyüp durmaktaydı.Onların anlamsız olduğunu düşünmeye çalışıyor, ama başarılı olamıyordu.Kendi kendine şöyle diyordu: "Bacadaki rüzgarın uğultusundan başka birşey değil," "odada gezinen bir fare olmalı," ya da "bir kere cırcırlayıp susan bir çekirge." Evet, kendisini bu varsayımlarla rahatlatmaya çalışıyordu, ama hepsinin boşuna olduğunu görmüştü.Hepsi boşunaydı; çünkü kendisine yaklaşan Ölüm önüne kara gölgesini düşürmüş ve kurbanını sarmıştı.Görüp duyamıyorsa da başımın odanın içindeki varlığını hissetmesine neden olan şey o farkına varılmamış gölgenin hazin etkisiydi.

Büyük bir sabırla uzun bir süre bekleyip de yattığını duymayınca fenerin kenarını hafifçe, ama çok hafifçe aralamaya karar verdim.Ve açtım -bunu ne kadar yavaş yaptığımı hayal bile edemezsiniz -sonuda bir örümcek ağının teli gibi bir tek incecik ışık aralıktan fırladı ve gidip akbaba gözünün tam üstüne vurdu.

Göz açıktı, hem de ardına kadar açık ve ben ona baktıkça çılgına dönüyordum.Onu tam bir berraklıkla görüyordum -mat mavi ve üzerinde iliklerimi donduran o çirkin perde; yaşlı adamın yüzünü ya da başka bir yerini göremiyordum, çünkü sanki güdüsel olarak ışığı tam da o lanet noktaya doğrultmuştum.

Size sizin çılgınlık sandığınız şeyin duyuların aşırı hassaslığı olduğunu söylememiş miydim? Şimdi de kulağıma bir saatin pamukla sarılı olduğu zaman çıkardığı sesi andıran hafif, hızlı ve kunt bir ses geldi.O sesi de çok iyi biliyordum.Bu yaşlı adamın kalbinin çarpmasıydı.Davulların dövülmesi askere cesaret vermesi gibi bu seste benim öfkemi kat kat artırdı.

Ama yine de kendimi tutup sesimi çıkarmadım.Soluk bile almaktan çekiniyordum.Feneri hiç kıpırdatmadan tutuyordum.Işığı gözü üstünde hiç titretmeden tutmayı denedim.Bu arada kalbin o cehennemsi tıkırtısı giderek artıyordu.Her an biraz daha hızlı, biraz daha gürültülü takırdamaktaydı.Yaşlı adamın korkusu müthiş olmalıydı!Her an biraz daha artıyordu diyorum anlıyor musunuz, her an biraz daha artıyordu.

Size sinirli olduğumu söylemiştim, gerçekten de öyleyim.Ve şimdi gecenin bu yarısında, o eski evin ürkütücü sessizliğiarasında böylesine garip bir ses beni de kontrol edemediğim bir dehşete düşürecek kadar heyecanlandırmıştı.Yine de birkaç dakika daha kendimi tutup kıpırdamadan durabildim.Ama kalp atışları giderek artıyordu.Kalbimin çatlayacağını sandım.

Şimdi de yeni bir korku almıştı beni:sesi komşulardan biri duyabilirdi!Yaşlı adamın saati gelip çatmıştı!Bir çığlık atarak feneri iyice açtım ve odanın ortasına atladım.Adam bir kere bağırdı -sadece bir kere. Ve bir anda onu alaşağı edip yatağı üzerine çektim.Sonra da bu işin bu kadarını bitmiş görünce sevinçle gülümsedim.Ama kalp boğuk bir sesle daha dakikalarca atmaya devam etti.Ancak buna kızmamıştım; bu ses duvarın ötesinden duyulmazdı.Sonunda o da kesildi.Yaşlı adam ölmüştü.Yatağı çekip cesedi inceledim.Evet, ölmüştü, taş kesilmişti.Elimi kalbin üzerine koyup birkaç dakika öylece tuttum.Kalp çarpmıyordu.Ölmüştü.Gözü artık beni rahatsız etmeyecekti.

Beni hala deli sanıyorsanız, cesedi saklamak için aldığım bilgece önlemleri anlattıktan sonra hiç de deli olmadığımı anlaayacaksınız.Gece ilerliyor, ama ben çabuk ve sessizce çalışıyordum.Önce cesedi parçalara ayırdım.Başını, kolarını ve bacaklarını kestim.

Sonra odanın döşemesinden üç tahta söktüm, hepsini altındaki boşluğa yerleştirdim.Sonra tahtaları öylesine ustalıkla, öylesine beceriyle yerleştirdim ki, hiçbir insan gözünün -hatta onunki bile- bir yanlışlık göremezdi.Yıkayacak herhangi birşey yoktu - ne bir leke ne bir kan izi.Çok dikkatli davranmıştım.Hepsini bir leğene akıtmıştım çünkü.

Bu işleri bitirince saat dörde gelmişti ve dışarısı hala gece yarısı kadar karanlıktı.Çan saati çalınca sokak kapısı vuruldu.Kalbim ferah olarak aşağı kapıyı açaya indim -korkacak neyim vardı ki?İçeri giren üç adam büyük bir nezaketle kendilerini polis memuru olarak tanıttılar.Geceleyin komşulardan biri bir çığlık duymuştu; bir kötülük yapıldığı kuşkuları uyanmış, karakola haber verilmişti ve kendileri de evi aramak üzere gönderilmişlerdi.

Gülümsedim -korkacak neyim vardı ki?Beylere içeri girmelerini söyledim.Çığlığı gördüğüm bir rüya sırasında ben atmıştım. Yaşlı beyefendi köye gitmişti.Ziyaretçilerime evi gezdirdim.Her tarafı aramalarını, hem de iyice aramalarını söyledim.En sonunda da onları yaşlı adamın odasına götürdüm.Adamın el sürülmemiş hazinelerini gösterdim.Kendime güvenimin heyecanıyla odaya iskemleler getirdim, yorgunluklarını orada geçirmelerini istedim ve ben de bu kusursuz başarımın verdiği çılgın cesaretle kendi iskemlemi kurbanımın cesedinin yattığı noktanın tam üstüne yerleştirdim.

Memurlar tatmin olmuşlardı.Davranışım onları ikna etmişti.Ben olağanüstü rahattım.Onlar otururken ben neşeli bir tavırla sorularını yanıtlıyordum, onlar da havadan sudan söz ediyorlardı.Ama çok geçmeden sarardığımı hissettim ve artık gitseler diye düşünmeye başladım.Başım ağrıyordu, kulaklarımda bir çınlama olduğunu sandım; ama polisler hala oturmuşlar, çene çalmaya devam ediyorlardı.Çınlama giderek daha da belirginleşti: hem devam ediyor hem de belirginleşiyordu.Bu duygudan kurtulmak için daha serbestçe konuşmaya başladım ama çınlama devam edip belirginleşmeyi sürdürdü.Sonunda sesin kulaklarımın içinde olmadığını anladım.

Artık sapsarı kesildiğim kuşkusuzdu; ama daha rahat ve biraz daha yüksek sesle konuşuyordum.Yine de ses yükseliyordu - elimden ne gelirdi ki?Bir saatin pamukla sarılı olduğu zaman çıkardığı sesi andıran hafif, hızlı ve kunt bir sesti bu!Soluk almakta güçlük çekiyordum, ama memurlar sesi henüz duymuş değillerdi.Daha hızlı konuşmaya, daha yüksek sesle konuşmaya başladım -ama ses de giderek artıyordu.Ayağa kalktım, önemsiz konularda elimi kolumu sallayarak, sesimi yükselterek tartışmaya başladım.Ama ses giderek artıyordu.Hiç gitmeyecek miydi bunlar?

Sanki adamların sözlerine öfkelenmiş gibi ayaklarımı vurarak odanın içinde gezinmeye başladım -ama ses giderek artıyordu.Tanrım! Ne yapacaktım şimdi?Öfkeden küplere bindim, bağırdım çağırdım, küfürler yağdırdım!Oturduğum iskemleyi kapıp yerde sürükledim, ama ses hepsinin üstündeydi ve giderek de artıyordu.Daha yüksek -daha yüksek- daha da yüksek!Ve memurlar hala keyifle konuşup gülüşüyorlardı.Onların sesi duymamış olmaları mümkün müydü?Tanrım! Olamaz, olamaz! Duymuşlardı -kuşkulanıyorlardı!Biliyorlardı! Benim korkumla alay ediyorlardı!Bunları düşündüm hep! Ama her şey bu ıstıraptan iyiydi! Bu alay edilmekten iyiydi her şey! O yalancı gülümsemelere daha fazla tahammül edemeyecektim!

Çığlıklar atmalıydım ya da ölmeliydim! Ve şimdi- bir daha! Dinleyin bakın! Daha yüksek! Daha yüksek! Daha da yüksek işte!
"Alçaklar!" diye bağırdım."Kesin bu alayı artık! Suçumu itiraf ediyorum! Kaldırın şu tahtaları! İşte burada, tam burada!Onun o çirkin kalbinin vuruşlarıdır bu duyduklarınız!"