sanatçı tanıtımı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sanatçı tanıtımı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Aralık 2010 Perşembe

Brigitte Carnochan



Brigitte Carnochan 1942 yılında Almanya Worms da dünyaya gelmiştir. 1947 yılında ise ailesiyle birlikte Amerikaya göç etmiş çok beğendiğim bir fotoğraf sanatçısıdır. Fotoğraf sanatçılığın yanı sıra resim de yapan sanatçı birbirinden değerli çalışmalarla dünya çapında haklı bir üne sahip sanatçılardandır.

En sevdiği konular; nü modeller ve çiçeklerdir.


Daha önce bu blogta yine çok sevdiğim sanatçı Anne Sexton un şiirlerinde onun fotoğraflarını kullanmıştım bu sefer onun çok farklı çalışmalarından bazı örnekler paylaşmak istiyorum.

"Öyleyse Hayal Et" başlıklı çalışması birbirinden ilginç çalışmaları içermektedir.

Hepimizin geçmişe ait ait merakları vardır. Çok küçük yaşta ailesiyle birlikte Amerikaya gelen sanatçı babasının ve annesinin ölümüyle ona miras kalan fotoğraflar, belgeler ve çeşitli eşyalar arasında geçmişe ait fotoğraflarla birlikte yaptığı çalışmayı içeren bu çalışmalar kendisine ait bilinmezleri ortaya çıkarıp, eksik kalan kısımları doldurmasının yanı sıra fotoğrafçılık tarihinde yeni bir bakış açısını da içerir.

Öyleyse Hayal Et fotoğrafları Photoshopla yapılmış kolajlardan oluşmuştur.Sanatçı bu çalışmasını ve yeni fotoğraf sanatıyla ilgili düşüncelerini şöyle açıklamaktadır;

"İki farklı yöntemle çalışıyorum; biri karanlık odada jelatin gümüş kağıt kullanarak ve ortaya çıkan görüntüye yağlı boya uygulayarak, diğeri bilgisayarda taranmış görüntüler ya da benim yeni çalışma yöntemim olan dijital görüntülerle...

Bugün herkes dijital fotoğraf makinalarıyla fotoğrafçı olabilirmiş gibi görünüyor. Dijital makinalar askari yeterliliğe ulaşmayı kolay hale getiriyor ve ben bunu olağanüstü buluyorum. Profesyöneller kendi vizyonlarını bulmak için daha çok yaratıcı çalışmak zorundalar. Bu hem iyi hem kötü olabilir. Yeni bir çalışma yöntemi bir duygu ya da fikir üzerinde bir ışık yaktığında ve bize yeni bir yolla birşeyler hissettirdiğinde iyidir. Teknikler kendi uğurlarında kullanıldıklarında ve boş fikir ve duygu görüntüleri ile sonuçlandığında kötüdür.
Bilgisayar teknolojisi dünyadaki olanakların, kitap ve dergi yayınları fırsatlarının, hepsi heyecan verici bir gelecek vadeden dünyadaki fotoğrafçılarla bizi tanıştıran internet sitelerinin ve blogların heyecan verici olduğunu düşünüyorum."

Yine bu çalışmanın nasıl ortaya çıktığını onun cümleleriyle özetlemeye çalışayım;

"Bu proje ilk olarak 10 yıl önce ebeveynlerim öldüğünde ve onlardan bana belgeler, vesikalıklar ve saklamaya değer buldukları kısa ömürlü şeyler miras kaldığında başladım. Kendimin ilk yıllarına ait bulmacayı bir şekilde tamamlamak istedim ve bir fotoğrafçı olduğumdan yazıdan ziyade fotoğraflarla muhtıra yapmak bana doğal geldi. Onları onurlandırmak istedim. Hepsi zor ve kırık hayatlar yaşamışlar. Anlamadığım şey; 1941-47 yıllarını hayal ederek eski yaşamımı değerlendirmenin farkında olmadığım bir yarayı iyileştirdiğiydi."

1941 yılında dünyaya gelen, onsekiz aylıkken yaşantısından çıkmış olan babasının Almanya da Rommel in ordusunda asker olduğunu öğrendiği 1976 yılına uzanan ailelere ait geçmişin ve bilinmezlerin çok sonra fotoğraflarla ortaya çıkmasıyla gelişen bir serüveni içinde barındıran Öyleyse Hayal Et fotoğrafları yaşamın tüm gerçekliği yaşanmışlıkların ötesinde, farklı bir gerçeklikle sanat eserine dönüşüyor.





























5 Aralık 2010 Pazar

İrfan Korkmazlar



1962 yılında İstanbulda doğdu.

1984-1990 yılları arasında Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümünde eğitim gördü.

İlk kişisel sergisini 1990 yılında İstanbul Vakko Sanat Galerisinde açan sanatçı, Ankara-İzmir Vakko, Artizan, Kızıltoprak, Fransız Kültür Merkezi, PG Art ve Pi sanat galerilerinde farklı temalar içeren 11 kişisel sergi düzenledi.

Sanat fuarlarına ve karma sergilere katıldı.

Bronz malzeme üzerine Dans ve İnsan, Kalkan ve Savaşçı, Balerin, Müzisyen, Yunus gibi, Ters Yüz Edilmiş İnsan Manzaraları, Tors ve Boğa Serilerini çalıştı.

Çalışmalarına Arnavutköydeki atölyesinde başlayan sanatçı, bir dönem sanat yönetmenliği de yaptı.

2000 yılında akademi eğitimine bir alternatif yaratabilmek, sanatı ulaşılabilir kılmak amacıyla Arnavutköy Zeynep Sanat Evini eşi ressam Zehra Özmeral-Korkmazlar ile birlikte kurdu.

Kelebek ve Dalgıç Giysisi adlı kitabı bir solukta okuduktan sonra "locked in" sendromunun pençesine düştü.

Doktorlar "Yaşama şansı yok" dedi bir şekilde sadece gözlerini kıpırdatarak yaşamaya devam etti.

Ve onu kaybettik, büyük bir kayıptır....









25 Nisan 2010 Pazar

Cesar Vallejo



"En tehlikeli an yaşamımda,
en yalnız olduğum zamandı."

dedi 16 mart 1892 doğumlu Peru lu yazar.

Yaşadığı süre içersinde sadece üç tane şiir kitabı basılmış olsa da 20. yüzyılın en önemli şairlerinden biri olarak kabul edilir.

Şiirlerinin yanında hikaye, roman, deneme de yazan edebiyatçı, devrimci kişiliğiyle de önemli bir yer tutar. 1920 de katıldığı bir sokak gösterisinde tutuklanacak ve 4 ay gibi bir süre cezaevinde kalacaktır.

Bu tutukluluğu ölümüne kadar bunalımlı bir yaşam sürmesine neden olacaktır ve kendini aç bırakarak intihar edecektir.Ölüm tarihi 15 nisan 1938 dir.





UMUTTAN SÖZ ETMEK İSTİYORUM

Bu acıyı Cesar Vallejo olarak çekmiyorum. Şu anda ne sanatçı, ne bir insan, hatta ne de bir canlı varlık olarak acı çekmiyorum. Bu acıyı bir Katolik, bir Muhammedî yahut dinsiz olarak çekmiyorum.

Yalnızca acı çekiyorum bugün. Adım Cesar Vallejo olmasaydı da çekecektim bu acıyı. Sanatçı olmasaydım, aynı acıyı duyacaktım yine. İnsan da olmasaydım, hatta canlı varlık ta, böylesine çekecektim bu acıyı. Katolik te olmasam, tanrı-tanımaz da olmasam, Muhammedî de olmasam yine acı içinde olacaktım. Bugün en dipten başlayarak acı çekiyorum. Yalnızca acı çekiyorum bugün.

Açıklamasız bir acı içindeyim şu anda. Öyle derin ki acım bir sebebe bağlanamaz, bir sebebe de bağlanamaz. Sebep ne olsun ki? Ona sebep olabilecek önemdeki şey nerede? Hiçbir şey sebebi değil, hiçbir şey ona sebep olacak güçte değil. Bu acıdan doğan şey ne işe yarar.

Benim acım bir tuhaf kuşların kuzey ve güney rüzgârlarından döllenip saldıkları tarafsız yumurtalardandır. Sevdiğim kız ölseydi, acım çektiğim acı olmakta devam ederdi. Boynumu kesselerdi usturayla, ben yine şimdi duyduğum acıyı duyardım. Bu hayatta değil bir başka hayatta olsaydım çekeceğim bundan başka bir acı olmazdı. Bugün en yücelerden başlayarak acı çekiyorum. Yalnızca acı çekiyorum bugün.

Açların acısına bakıyorum da benimkinden nasıl da uzakta görüyorum onu. Açlıktan ölecek olsam, bir ot olsun biterdi mezarımda. Aynı şey âşıklar için de öyledir. Âşığın kanı, hangi kaynaktan ve ne yöne aktığı belli olmayan benim kanım yanında nedir ki?

Şimdiye dek evrendeki her şeyin kaçınılmaz olarak baba-oğul bağlantısı içinde olduğunu düşünürdüm. Oysa bugün işte bakın ne babadır benim acım ne oğul. Batan gün olmaya tümseği yok, fazlasıyla sinesi var doğan gün olmak için ve loş bir yere konacak olsa hiç ışık salmayacak, aydınlık bir yere koysan gölgesi olmaz. Bugün acı çekiyorum, olsun ne olacaksa. Bugün acı çekiyorum yalnızca.

Çeviri; İsmet Özel

KİTLE

Sona ermişti savaş,
asker ölmüştü, bir adam geldi yanına,
"Seviyorum seni; ölme!" dedi.
Ama asker dirilmedi.

İki kişi geldi sonra, yalvardılar:
"Bırakma bizi! Yürekli ol! N'olur diril!"
Ama asker dirilmedi.

Yirmi kişi, yüz kişi, ben, beş yüz bin kişi,
bağırarak geldiler: "Bunca sevgimiz var ölüme karşı!"
Ama asker dirilmedi.

Milyonlar toplandı başına,
hep birden konuştular: "Gitme kardeş, gitme!"
Ama asker dirilmedi.

Sonra bütün insanları yeryüzünün
koştu yanına; kederle baktı onlara asker,
doğruldu ağır ağır,
kucakladı ilk adamı, yürüdü gitti...

KARA TAŞ AK TAŞ ÜSTÜNE

Paris'te öleceğim boşanan yağmurlarla,
anısını şimdiden yaşadığım bir günde.
Paris'te öleceğim - bu da koymuyor bana -
belki de bugün gibi, bir güz perşembesinde.

Bir perşembe olacak, çünkü bugün, perşembe,
yazarken bu dizeleri durmadan sızlıyor kolum,
ve hiçbir gün, geçtiğim yollarında yaşamın,
yalnızlığı içimde bugün gibi duymadım.

César Vallejo öldü, dayak yiye yiye herkesten,
oysa kimseyi de incitmemişti:
koca sopalarla vurdular,

kalın urganlarla dövdüler;
tanığı perşembeler, kollarında kemikler,
yalnızlık, yağmurlar, yollar....

19 Mart 2010 Cuma

Kuzgun Acar




İnsanların yaşamlarında hiç beklemedikleri anda gelişen olayların nedenli önem taşıdığını zaman zaman hepimiz yaşamışızdır.

Eğitim hayatıma devam ederken öğrenim gördüğüm müzik öylesine önemliydi ki, gelecek günlerde hayatımı müzik belirleyecek diye düşünüyordum.

O yıl Türkiye ye gelmek zorunda kaldık.

Seviniyordum açıkcası, arada sırada tatillerde yaşadığım bu ülkeyi seviyordum.

Ancak müzik adına öğrenim göreceğim birimde bazı sorunlar çıkmıştı. Çok anlamsız bürokratik engellerdi. Türkiyedeki konservatuara devam edebilmem için bir sınava girmek zorundaydım ve bu sınav Almanya da geçirdiğim tüm yılları ret eden bir mantık içeriyordu.

Annemin çok iyi bir piyanist olması sebebiyle en azından piyanoyla ilgili sorunları halledebilirdim ama komik olan benim vurmalı çalgılar öğrenimi görüyor olmamdı. Tabikii piyano ana çalgı olarak heryerde öğretilen bir çalgıdır dünyanın her yerinde ama Türkiye de ki anlamsız yüklü programlar gerçekten insanı herşeyden soğutacak bir yapıya sahipti.

Babam durumu anlayabiliyordu da annemin anlayabilmesi gerçekten çok zordu.

Ve babam annemin anlayabilmesi için bir tek şey söyledi;

"Bak bu ülke de Türkiye komünist partisine üye olduğu için işsiz kalan son derece yetenekli bir sanatçı hayatını sürdürebilmek için balıkçılık yapar..."

Kimdi bu babamın söz ettiği sanatçı?

İşte ilk defa Kuzgun Acar adını babamla birlikte içinde bulunduğum garip durumda duymuştum..

Gecemi gündüzüme katarak anlamsız tüm sınavlarda başarılı olmuştum ama müzikten demeyeyim de bunun eğitiminden sıkılmıştım.

Ve arta kalan günlerimi Kuzgun Acar hakkında babama soru sorarak onunla ilgili bilgiler edinerek geçirdiğim zamanlarda , hayatımın dönüm noktası olan kararımı verip heykel okumaya karar vermiştim.

Bir idoldü benim için.

Pekii kimdir Kuzgun Acar?



28 şubat 1928- 3 şubat 1976

Türkiye de çağdaş heykel sanatının öncülerindendir.Demir, çivi, tel ve ahşap gibi malzemeler kullanarak gerçekleştirdiği yapıtlarıyla tanınır.

Yoksul bir çocukluk ve gençlik dönemi geçirdi 1948 yılında İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi heykel bölümüne girdi,

Öylesine yetenekliydi ki henüz öğrenciyken ilk kişisel sergisini açtı ve 1961 yılında Paris Bienali’nde birincilik kazandı.Bu aldığı ödül onun burs kazanmasına sebep oldu ve Fransa ya giderek orada çalışmalarını yaparken Paris Modern Sanatlar müzesinde sergisini açtı.

Yazarken çok kolaylıkla yazılan bu cümlelerin ne denli önemli olduğunu bu işin içindekiler anlayabilir sanırım. Öyle kolay bir şey değildir yurt dışında önemli merkezlerde sergiler açabilmek.



Ama Kuzgun Acar da öylesine büyük bir farklılık vardı ki sadece Türkiye için değil, tüm dünya için önemli eserler verebilecek zekaya ve yeteneğe sahipti.

Ne yazık ki Türkiye İşçi Partisine üye olduktan sonra iş bulamaz duruma geldi ve hayatını sürdürebilmek için mesleğinin çok dışında işler yapmak zorunda kaldı.

Balıkçılık meyhanecilik gibi....

Bazı eserleri ise tartışmalara sebep oldu.Hatta sökülüp depolara kaldırıldı. Depolarda çürümeye terkedilmişken hurda olarak satıldı.

Aklımıza gelebilecek her türlü malzemeyi sanatında kullandı ve gerçekten çok büyük bir çığır açtı.

Şimdi ise;

1975 yılında Mehmet Ulusoy un Pariste sahnelediği Kafkas Tebeşir Dairesi adlı oyununa yaptığı maskların bir açık artırmada alıcı bulduğunu öğreniyorum.

Sevinmek ve üzülmek arası garip bir duygu içersindeyim açıkcası.

Bu denli önemli bir sanatçının eserlerini kaldırmak, hurda diye satmak, bir hiç yerine koymak ve daha sonra bu eserlerin değerlerinin anlaşılması , alıcı bulması içimde garip duyguların oluşmasına sebep oluyor.

Hiç kolay değil, sanatçı olabilmek hiç kolay değil aslında bunca sanatçı bolluğu varken...



Onun son derece mütevazi cümleleri geliyor aklıma;

"Heykel öyle de yapsan olur böyle de.Taştan,mermerden oyarsın.çividen demirden dökersin,çanak çömlekten bükersin.Hepsi de olur....Tepe noktaya bir yere koyarsın,süs olur;fırlatır atarsın, çöp olur......Ama bir işe de yaradı mı,o zaman öpülesiye,okşanasıya güzel olur,doğru olur."

Öpülesi okşanası eserlerdi Kuzgun yarattıkların....

" Yaptığım her yontuda mutlaka bir çığlık vardır."

Muhteşem çığlıklardı ve o çığlıklar duyulmaya devam ediyor...

4 Mart 2010 Perşembe

Federico García Lorca 1898-1936



Anne.

Gümüş olmak istiyorum.


Küçücüksün,
çok üşürsün sonra.


Anne.
Su olmak istiyorum


Küçücüksün,
çok üşürsün sonra.


Anne,
yastığına oya beni.


Bak işte olur,
hemen şimdi.



Onu genellikle şiirleriyle tanıyoruz. Oysa tiyatro için yazdığı oyunlar, kısa oyunları, ressam kişiliği, piyanist yönü ve besteleri olan İspanyol sanatçıdır.

Ne yazık ki 38 yaşında milliyetçi partizanlar tarafından 1936 yılında katledilmiştir.

Çevresinde apolitik sanatçı olarak tanımlansa da,Katolik Kilisesini, Nazizmi eleştiren yönüyle tanınır.

Şiir denilince ilk aklıma gelen sanatçıların başında geliyor. Şiirde sembolizmi sevdiğim içindir belki ve Lorca bana göre sembolizmi en güzel yansıtan sanatçılardan bir tanesidir.

Umarsız Aşka gazel

Gelmek istemiyor gece
Ne sen gelebiliyorsun o yüzden
Ne de ben gidebiliyorum.
Ama ben gideceğim.
Akrepten bir güneş şakağımı yesede.
Ama sen geleceksin.
Dilin tuzlu yağmurlarca yakılmış.

Gelmek istemiyor gün.
Ne sen gelebiliyorsun o yüzden.
Ne de ben gidebiliyorum.
Ama ben gideceğim.
Kurbağalara atarak ağzımda çiğnediğim karanfili.
Ama sen geleceksin.
Çamurlu lağımından karanlığın.

Gelmek istemiyor.
Ne gün,
Ne gece.
Ölebiliriz o yüzden.
Ben senin uğruna.
Sen de benim..

General Franco'ya bağlı faşist yönetim tarafından yargılanmaksızın kurşuna dizildiğinde henüz otuz sekiz yaşındaydı. Öldürülme nedeni olarak da sivil muhafızlar için yazdığı şiir gösterildi.

Karadır atları, kapkara
nalları kapkara demir
pelerinlerinde parıldar,
mürekkep ve mum lekeleri
hepsinin de kurşundan beyni
yoldan aşağı çıkageldiler
o çılgınlar, o gececiler
boğdular geçtikleri yeri...


Delik deşik bedeni bir gün sonra yol kenarında bulundu. Ölüm tutanağında ise şunlar yazılıydı:

"Savaşın doğurduğu yaralar yüzünden ölmüş olup, cesedi yirmi ağustosta viznar alfacar yolu üzerinde bulunmuştur."

Ayağı Karıncalı

Yalnız bir kadın sanmıştım önce
Oysa kocasını aldatan biri
Irmağın orda buluştuk
Gece Santiago gecesi

Işıklar sönüp birer birer
Yanmaya durunca ateşböcekleri,
Son birikintisinde şehrin
Dokundum uykulu memelerine

Türkülü çiçeklerin dalları gibi
Göğsü gözlerime açılıverdi
Ve oniki hançerin bir kerede
Yırttığı ipek gibi sinirli

Hışırtısı kulaklarımda
Kolalanmış eteklerinin.
Işıksız tepeleri ağaçların
Yollar boyunca kocaman kocaman

Ve ufuk köpeklerin ufku
Irmaktan ötelere havlıyordu.
Ne varsa üstünden atlayıp geçtik
Böğürtlenler, dikenler, karaçalılar.

Saçındaki topuzun yere yatınca
Yumuşak toprakta açtığı çukur,
Ben boyunbağımı attığım zaman
Çözüşü onun da düğmelerini

Sıra silahlı kemerime gelince
Sıyrılışı giysilerinden art arda,
Sümbüllerin mi kurbağaların mı
Olamaz hiçbirinin böyle bir teni,
Ne de billurun ayışığında
Sunabildiği var bu ışıltıyı

Kalçaları altımda kaçışıyordu
Hani ürkmüş balıklar gibi
Bir yanı tutuşmuş ateş çemberi
Bir yanı buza kesmiş, sepserin,

O gece dörtnala gördüm kendimi
Sedeften küçük bir taya binmişim
Gördüm, ne dizgin ne de üzengi
At koşturuşlarımın en güzelini.

Neler anlattı sevişirken
Ama söyleyemem erkeğim ben
Hem böyle ağzı sıkı görünmemi
Aydınlık akıl da istiyor zaten

7 Şubat 2010 Pazar

Edgar Allan Poe




Öldüğünde henüz 40 yaşındaydı ve Rynas's Inn adlı bir meyhanede son derece kötü koşulda bulunmuş ve derhal hastaneye kaldırılsa da 1849 yılında Baltimore daki hastane odasından bir daha çıkamamıştı.

Çok sevdiğim edebiyatçılardan bir tanesidir. Onunla ilgili gözüme çarpan bir haber kolları sıvamama neden oldu. Diyor ki haberde;

"Edgar Allan Poe’nun mezarına her yıl doğum gününde şafak sökmeden önce güller ve kanyak bırakan hayranı, Poe’nun 201. doğum günü olan 19 ocakta yazarın mezarına gelmedi. Baltimore’daki Poe Müzesi’nin küratörü Jeff Jerome, Poe hayranını 30’dan fazla kişiyle birlikte bütün gece bekledi ancak gelen giden olmadı. 1949 yılına kadar uzanan gelenek şimdiye kadar hiç bozulmamıştı. Mezarlıkta bekleyenlerden biri olan 29 yaşındaki Cynthia Pelayo, “Onu görmek için Chicago’dan buraya geldim. Yalnızca üzgünüm” diye konuştu."

O çok ünlü şiiri ni anımsatıyor durum;


Bir gece bulutun rüzgarından
Üşüdü gitti Annabel Lee.


Son derece hazin bir öyküsü var Edgar Allan Poe nin.Kendini içkiye vererek bir çok şeyden kaçtığını düşünse de, kaçamamıştır oysa.

Kısa öykülerde aklıma gelen ilk edebiyatçıdır.


Aynı zamanda gerilim, korku ve polisiye türlerinde de örnek veren edebiyatçının sadece Annabel lee şiirinin hatırlanıyor olması üzücüdür.

Amerikan edebiyatına farklı bir kurgu ve yazım teknikleri geliştirmiş büyük bir edebiyatçıdır.



Kuzgun


Ortasında bir gecenin, düşünürken yorgun, bitkin
O acayip kitapları, gün geçtikçe unutulan,
Neredeyse uyuklarken, bir tıkırtı geldi birden,
Çekingen biriydi sanki usulca kapıyı çalan;
"Bir ziyaretçidir" dedim, "oda kapısını çalan,
Başka kim gelir bu zaman?"

Ah, hatırlıyorum şimdi, bir Aralık gecesiydi,
Örüyordu döşemeye hayalini kül ve duman,
Işısın istedim şafak çaresini arayarak
Bana kalan o acının kaybolup gitmiş Lenore'dan,
Meleklerin çağırdığı eşsiz, sevgili Lenore'dan,
Adı artık anılmayan.

İpekli, kararsız, hazin hışırtısı mor perdenin
Korkulara saldı beni, daha önce duyulmayan;
Yatışsın diye yüreğim ayağa kalkarak dedim:
"Bir ziyaretçidir mutlak usulca kapıyı çalan,
Gecikmiş bir ziyaretçi usulca kapıyı çalan;
Başka kim olur bu zaman?"

Kan geldi yüzüme birden daha fazla çekinmeden
"Özür diliyorum" dedim, "kimseniz, Bay ya da Bayan
Dalmış, rüyadaydım sanki, öyle yavaş vurdunuz ki,
Öyle yavaş çaldınız ki kalıverdim anlamadan."
Yalnız karanlığı gördüm uzanıp da anlamadan
Kapıyı açtığım zaman.

Gözlerimi karanlığa dikip başladım bakmaya,
Şaşkınlık ve korku yüklü rüyalar geçti aklımdan;
Sessizlik durgundu ama, kıpırtı yoktu havada,
Fısıltıyla bir kelime, "Lenore" geldi uzaklardan,
Sonra yankıdı fısıltım, geri döndü uzaklardan;
Yalnız bu sözdü duyulan.

Duydum vuruşu yeniden, daha hızlı eskisinden,
İçimde yanan ruhumla odama döndüğüm zaman.
İrkilip dedim: "Muhakkak pancurda bir şey olacak;
Gidip bakmalı bir kere, nedir hızlı hızlı vuran;
Yatışsın da şu yüreğim anlayayım nedir vuran;
Başkası değil rüzgârdan..."

Çırpınarak girdi birden o eski kutsal günlerden
Bugüne kalmış bir Kuzgun pancuru açtığım zaman.
Bana aldırmadı bile, pek ince bir hareketle
Süzüldü kapıya doğru hızla uçarak yanımdan,
Kondu Pallas'ın büstüne hızla geçerek yanımdan,
Kaldı orda oynamadan.

Gururlu, sert havasına kara kuşun alışınca
Hiçbir belirti kalmadı o hazin şaşkınlığımdan;
"Gerçi yolunmuş sorgucun" dedim, "ama korkmuyorsun
Gelmekten, kocamış Kuzgun, Gecelerin kıyısından;
Söyle, nasıl çağırırlar seni Ölüm kıyısından?"
Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."

Sözümü anlamasına bu kuşun şaşırdım ama
Hiçbir şey çıkaramadım bana verdiği cevaptan,
İlgisiz bir cevap sanki; şunu kabul etmeli ki
Kapısında böyle bir kuş kolay kolay görmez insan,
Böyle heykelin üstünde kolay kolay görmez insan;
Adı "Hiçbir zaman" olan.

Durgun büstte otururken içini dökmüştü birden
O kelimeleri değil, abanoz kanatlı hayvan.
Sözü bu kadarla kaldı, yerinden kıpırdamadı,
Sustu, sonra ben konuştum: "Dostlarım kaçtı yanımdan
Umutlarım gibi yarın sen de kaçarsın yanımdan."
Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."

Birdenbire irkilip de o bozulan sessizlikte
"Anlaşılıyor ki" dedim, "bu sözler aklında kalan;
İnsaf bilmez felâketin kovaladığı sahibin
Sana bunları bırakmış, tekrarlıyorsun durmadan.
Umutlarına yakılmış bir ağıt gibi durmadan:
Hiç -ama hiç- hiçbir zaman."

Çekip gitti beni o gün yaslı kılan garip hüzün;
Bir koltuk çektim kapıya, karşımdaydı artık hayvan,
Sonra gömüldüm mindere, sonra daldım hayallere,
Sonra Kuzgun'u düşündüm, geçmiş yüzyıllardan kalan
Ne demek istediğini böyle kulağımda kalan.
Çatlak çatlak: "Hiçbir zaman."

Oturup düşündüm öyle, söylemeden, tek söz bile
Ateşli gözleri şimdi göğsümün içini yakan
Durup o Kuzgun'a baktım, mindere gömüldü başım,
Kadife kaplı mindere, üzerine ışık vuran,
Elleri Lenore'un artık mor mindere, ışık vuran,
Değmeyecek hiçbir zaman!

Sanki ağırlaştı hava, çınlayan adımlarıyla
Melek geçti, ellerinde görünmeyen bir buhurdan.
"Aptal," dedim, "dön hayata; Tanrın sana acımış da
Meleklerini yollamış kurtul diye o anıdan;
İç bu iksiri de unut, kurtul artık o anıdan."
Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."

"Geldin bir kere nasılsa, cehennemlerden mi yoksa?
Ey kutsal yaratık" dedim, "uğursuz kuş ya da şeytan!
Bu çorak ülkede teksin, yine de çıkıyor sesin,
Korkuların hortladığı evimde, n'olur anlatsan
Acılarımın ilâcı oralarda mı, anlatsan..."
Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."

"Şu yukarda dönen gökle Tanrı'yı seversen söyle;
Ey kutsal yaratık" dedim, "uğursuz kuş ya da şeytan!
Azalt biraz kederimi, söyle ruhum cennette mi
Buluşacak o Lenore'la, adı meleklerce konan,
O sevgili, eşsiz kızla, adı meleklerce konan?"
Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."

Kalkıp haykırdım: "Getirsin ayrılışı bu sözlerin!
Rüzgârlara dön yeniden, ölüm kıyısına uzan!
Hatıra bırakma sakın, bir tüyün bile kalmasın!
Dağıtma yalnızlığımı! Bırak beni, git kapımdan!
Yüreğimden çek gaganı, çıkar artık, git kapımdan!"
Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."

Oda kapımın üstünde, Pallas'ın solgun büstünde
Oturmakta, oturmakta Kuzgun hiç kıpırdamadan;
Hayal kuran bir iblisin gözleriyle derin derin
Bakarken yansıyor koyu gölgesi o tahtalardan,
O gölgede yüzen ruhum kurtulup da tahtalardan
Kalkmayacak - hiçbir zaman!


..........0..........

Annabel Lee



Seneler,seneler evveldi;
Bir deniz ülkesinde
Yaşayan bir kız vardı,bileceksiniz
İsmi Annabel Lee;
Hiçbir şey düşünmezdi sevilmekten
Sevmekten başka beni.

O çocuk ben çocuk, memleketimiz
O deniz ülkesiydi,
Sevdalı değil karasevdalıydık
Ben ve Annabel Lee;
Göklerde uçan melekler bile
Kıskanırdı bizi.

Bir gün işte bu yüzden göze geldi,
O deniz ülkesinde,
Üşüdü rüzgarından bir bulutun
Güzelim Annabel Lee;
Götürdüler el üstünde
Koyup gittiler beni,
Mezarı ordadır şimdi,
O deniz ülkesinde.

Biz daha bahtiyardık meleklerden
Onlar kıskandı bizi, -
Evet! - bu yüzden (şahidimdir herkes
Ve o deniz ülkesi)
Bir gece bulutun rüzgarından
Üşüdü gitti Annabel Lee.

Sevdadan yana, kim olursa olsun,
Yaşça başca ileri
Geçemezlerdi bizi;
Ne yedi kat gökteki melekler,
Ne deniz dibi cinleri,
Hiçbiri ayıramaz beni senden
Güzelim Annabel Lee.

Ay gelip ışır hayalin eşirir
Güzelim Annabel Lee;
Bu yıldızlar gözlerin gibi parlar
Güzelim Annabel Lee;
Orda gecelerim,uzanır beklerim
Sevgilim, sevgilim, hayatım, gelinim
O azgın sahildeki,
Yattığın yerde seni .


..........0..........


Bir Düş

Görüntüleri arasında karanlık gecenin
Yitirilmiş sevincin düşünü kurdum.
Ama kalbimi kırarak beni uyandırdı
Görüntüsü yaşamın ve ışığın.

Ah! Düş olmayan bir şey var mıdır gündüzleyin
Gözlerinde geçmişten gelen bir ışıkla
Çevresine bakan kişi için?

O kutlu düş-o kutlu düş,
Bütün dünya kınarken
Tarlı bir ışık gibi neşelendirdi beni
Yalnız bir ruha yol gösteren.

Ne olmuş geceleyin ve fırtınada
Titriyorsa yükseklerdeki ışık?
Daha berrak bir sey var mıdır
Gündüz parlayan yıldızından, gerçeğin!

Charles Baudelaire onun için diyor ki;

"Tekrar ediyorum, hiç kimse insan yaşamının ve doğanın istisnalarını daha büyülü anlatmadı.

Charles Baudelaire"


Katılıyorum....

8 Ocak 2010 Cuma

David Ignatow



Dünden beri neredeyse aralıksız olarak çok sevdiğim Amerikalı yazar David Ignatow un şiirlerini okuyorum.

Şiirlerinde garip bir tat var.

Kuramsal olmayan, kural dışı serbest şiirin ustalarındandır.Belki de bu onu bana yakın yapıyor.Kurallar arasında boğulurken en azından şiir gibi son derece özel bir şeyde bu kural dışılık farklı bir etki bırakıyor.

David Ignatow 1914'de Brooklyn'de dünyaya gelen,yaşamının çoğunu New York'da geçiren büyük bir edebiyatçı.

Poems, The Gentle Waghtlifter, Say Pardon, Figures of the Human adlı kitaplarının da bulunduğu 16 ciltlik bir şiir kitapları serisi ve üç de nesir derlemesi yayımlandı.

Colombia New School for Research'de öğretmenlik,ve Kentucky, Kansas ve New York üniversitelerinde dersler verdi.

Değişik zamanlarda American Poetry Review, Analytic ve Beloit Poetry Journal'da editörlük yaptı. The National İnstitute of Arts and Letters tarafından ömür boyu süren yaratıcı çabalarından dolayı ödüllendirildi.

Kİşilik olarak ta gerçekçi bir yapısı olduğundan şiirlerinde bu gerçekçi özellikleri çok rahatlıkla görebiliriz. Kendisini acımasızca yargılar, ve ne pahasına olursa olsun gerçekleri kendi diliyle ortaya koyar.

Beni en çok etkileyen bazı şiirlerini buraya almak istiyorum;





Düşümdü Gece

biz üç kardeştik camlar kırılmadan önce

avlusunda ağaç olmayan evlerde büyümüştük

uğursuz bir kıştı. belki aralık

zemheri derdi, olaydı annem

görmemiştik daha önce evlere giren bir yağmur

kızıl bir aşk. kızıl akşa
m. büyüyorduk usul usul

taşkın bir kederdi oysa yalandan dua ve gece

bir şey var, tutunup bırakmayan

hem benim hem değilim ben

öyle ki güz deli gibi

çarpıyor akşamlarıma

biraz daha düşünsem


diyebilirim kardeştik. düşümdü gece

sonra ayrıldık şehirden

o adres de yitip gitti o sel de

gırtlağında iki ölü bir yaralı. bitti, diyordu küçüğü

buz tutmuş göl kıyısında yır
tık ev fotoğrafları

öyle hatırlıyorum beynimi zorladıkça

biz hiç tanışmadık belki de

savaşa da gitmedik


bilmedik nasıl akar, nasıl donar sıcak kan

birdenbire bir sus gibi ellerimiz ağzımızda

susmadık da

ne zaman devrilse bir ağaç

zaman kırmızıya çalsa

biz üç kardeştik. öyleydi. yırtıldı karbon kağıdı

var mıydı çağrılacak bir adımız, bir rengimiz

bir şey işte. ne bileyim

uyandır beni ey hayat. içimde bir kuyu bul

çünkü üç kardeştik biz. öyle hatırlıyorum

..........o..........

Fotoğraf

İspinoz beslerdi babam

Ahşap kafesinde yalnızlığın

İçinde beslerdi


Gidebilme isteğini

Bilmezdi annem saçlarımı örerken

Elleri yoksa bile

Sabah akşam

Sabah akşam

Neden ispinoz beslerdi babam

Daha iyi diyorum bu

Onun seyyad olmasından

Kimbilir, çerçevesi ol
masa

Söküp atacaktı belki de

Sokağa bakan camları

Kaçabilme korkusundan

Anladım bir gün


Ne ispinozdu

Ne yalnızlığı ahşabın

Düşüp kırılan kalbiydi ba
bamın

Şıp

Şıp

Üstümüze damlayan

Atıyorum bak havaya

Kimin önüne düşerse

Kafası kopmuş ispinoz


Odur yaşamda kazanan

Sazlığını özleyen ney gibi

Özlemek bilmez insan

Tut hadi tuuut

..........o..........

Sessizlik

kadının üstüne düştü gece

hep dedi, hep mi izler ge
ce gündüzü

ışıkları sönünce yıldızların

mavi bir ırmak gibi akmaya başlayınca karanlık

hep mi oyuncak olacak şekilsiz b
ulutlar

zamanın beşiğinde anıların uykusu

nasıl teselli bulacak bugün dün için


kadın üstüne düştü
gecenin

hep dedi, hep mi sayıklamalarla çoğalır uyku

ince bir ip gibi dizilirken gözyaşları

önce sözcükler mi te
rk eder bir aşkı

hep mi örgüsü değişecek hayatların

acının sarkacında bir gidip bir geliş

nasıl tamamlanacak ikiye bölünmüş kalp…

16 Aralık 2009 Çarşamba

Ahmet Oktay


Aklıma geliverdi birdenbire nedense Ahmet Oktay.

Ne çok özlediğimi anımsadım birden bu farklı edebiyatçıyı.

Adını ilk kez babamdan duymuştum, gazeteciydi o zamanlar ve taparcasına severdi bu adamı."Böyle bir kaç adam daha olacak ...." der di haykırarak, "olacak ki görsünler o zaman!"

Biraz daha aklım başıma geldiğinde evdeki şiir kitaplarına merak sarmıştım.Dizelerini okurken anlayıvermiştim babamı.

Ödün vermeden süren bir hayat onun ki.Duygular ve düşünceler kelimelere dökülmüş, topluma ve insana ait ne varsa o büyünün içinden göz süzer.




Acı

Usandım taş basması günler yaşamaktan
yalnızlığımı büyütüyorum korkunç
yani bağırmak sana sulardan.

Her gün yeniden ölmek
elinden karanlık adamların
yalanla, ekmekle, silahla.


Üstümüze bakarken çağlar
her çocuk başı okşadığımız
suçlu bizmişiz gibi
büyüyor avcumuzda.

Gözlerinde bile
deniz dibi gözlerinde ölüler
askerler ve gemiciler halinde.

İhtiyar yüreği toprağın
buğdayı, elma'sı
korkuda.
Suskunluğum, utancım büyük
sıkıntım kara.
Gel dağıt mavini
kör kuyular uykuma.



Gökdelen


Buradayım, gökdelenin kapısında,
yine de tutuşmuş bir çöl gecesi
içimde. Sarsılıyorum feryatlar
ve patlamalarla. Sarılmak istiyor
boynuma bir kız çocuğu. Biri buz
bassa alnıma, uyansam karabasansı
gün düşünden. Dedektörle kontrol
ediyor görevli. Kendimi suçlu hissettiğim
anda, ötüyor cep telefonum.

Herkesin telefonu ötüyor zaten,
çarşaflının ve pantolonlunun, dazlağın
ve berelinin. Teknoloji bağımlısı
düşmanlar olarak bakıyoruz
birbirimize. Ürküyorum birden
turnikeyi geçmiş sıkmabaşlının zifirî
gözlerinden. Akıp gidiyor orada
tekinsiz gecenin arzuları. Hatlar
karışsa diyorum, dua edercesine;
karışsa ve aksa usulca içine sözlerim;
“beyaz ve alevli etini gördüm,
sezinliyor yaşlanan beden
bin bir biçimli kösnüyü. Ölümün
bir uzak, bir yakın gölgesini”.

Bitişik zamanlar! Girdiğim her izbe
bir giz açıklıyor. Anlaşılmaz paragraflar
şerhe tabi; her parazit, her görüntü
yeni bir tefsir. Orta sondaydım, okul çıkışı
geçerdim Cebeci koruluğundan. O gölgeli yolu
T.E.D. aldı sonradan. Eşref Üren
kurardı şövalesini yaz kış. Sigarasını yakmış
ve şöyle demişti ilk fırçayı vurmadan: “Savaş
belasıdır dünyanın. Ama biz dinginliği görürüz
doğada”. Kar kesilmişti farkına varmadan.

Gökdelenin kapısındayım, yeni haberler
bekliyorum. Uçup gitmiş ıslak
yaprakların kokusu;
uçup gitmiş çoktan.


Envanter


Çok az şey saklamışım yaşamımda;
ne bir fotoğraf var ilk aşklardan
ne bir mektup,
dostlardan beş on tane;
şunları yazmış Stockholm'den
Demir Özlü 1983'te:
"rahmetli Çiğiltepe'nin oğlunu gördüm
geçenlerde Helsinki'de,
sürüyorum geçmişin izlerini"
Hangi izlerin peşinden gittim ben
içimde bir mahşer beklentisi?

Çok az şey biriktirmişim yaşamımda;
hiçbir andaç yok babamdan,
verdiği mineli çakmağı
unutmuşum bir Amerikan Bar'da;
ah umursamaz gençlik!
Sımsıkı tutsaydım şimdi
avucum ısınır mıydı acaba?

Yığınla not var ama masamın gözlerinde:
şöyle "Üç Kör" başlıklısı: -Homeros,
Milton, Borges - İçgörü üzerine bir şiir
yazacaktım belki de. İşte bir başkası:
"Yolculuk": -Odysseia, Moby Dick,
Karanlığın Yüreği-
Belli : Çıkış ve Varis ya da
Başlangıç ve Son takılmış kafama.
Demek ki yetişemiyor insan
ne yapsa kendi tasarısına.

Kitaplardaki kenar notlarında kalacak
benim ardımda bıraktığım iz,
anonim bir kimlik olacağım;
bir sahaf dükkânında yıllar sonra
satılmış kitaplarımı karıştıran okur
bilemeyecek
satırların altını benim çizdiğimi,
geçmişe ve geleceğe karışa karışa.

İthaf sayfalarını da yırtmalıyım yavaş yavaş;
yığınla düş kırıklığı, yanılış;
yüzünü görmediklerim var,
yazdıklarını sevmediklerim.
Küskün ölenler oldu bana,
kimlere küskün öleceğim
ben acaba?

28 Eylül 2009 Pazartesi

Tevfik Fikret


Bugün hiç bilmediğim bir şeyi öğrenmiş olmanın garip tadındayım.

Çok değer verdiğim bir dost sayesinde Tevfik Fikret in vatansever ve şair kimliğinin yanında ressam da olduğunu öğrendim.. Kendi sitesinde çok güzel bir yazı yazmış Tevfik Fikret le ilgili olarak. Dönülüp okunur mu bilmiyorum ama ben buraya o yazıyı almak istiyorum;


"Edebiyatçı kimliğiyle tanıdığımız Tevfik Fikret, Türk edebiyatının en saygın kişilerinden birisidir. 24 aralık 1867 yılında İstanbul da doğan ve 19 Ağustos 1915 te yine İstanbul da ölen Tevfik Fikret i benim için önemli yapan bir çok özellik var.

Herşeyden önce dürüst kişiliği ve inandığı gibi yaşamak istemesi, gerçek bir yurtsever olması ve bu uğurda kendine göre savaş vermesi son derece önemli bir yer kaplıyor.

İçinde yaşadığım bu efsunlu kentte Galatasaray Lisesi yada Robert Koleji her gördüğümde , aklıma gelen ilk isimlerdendir. Onun duygulu kişiliği çok genç yaşlarda edebiyata özellikle şiire yöneltirken, edebiyatçı kimliğiyle tanıdığımız Tevfik Fikret in resme olan yeteneği de bana göre onu ressamlar sınıfına pek ala sokabilir.

Osmanlı döneminin belki de en zor dönemlerinde her türlü anlamsızlığın kol gezdiği zaman diliminde zor anlar yaşadığını biliyoruz.Robert kolejinde Türkçe öğretmenliği yaptığı dönemlerde Abdülhamid yönetimi aydınlar üstündeki baskısını giderek yoğunlaştırdığı dönemlerdi. Sansür ve jurnalcilik bütün hızıyla işliyordu. Ve o günlerin birinde bir dost evinde okuduğu II. Abdülhamid'i eleştiren bir şiiri nedeniyle gözaltına alındı.Evi arandı ancak şiir bulunamayınca serbest bırakıldı.

Bu kargaşa içersinde herşeyi bir kenara bırakıp kaçmak fikri Tevfik Fikret in öylesine içindeydi ki arkadaşlarıyla birlikte Yeni Zelanda ya gitmeyi hayal edebiliyordu. Bu hayaline asla kavuşamasa da İstanbul da kendi eliyle çizdiği Aşiyan da ki evinde herkesten uzak bir yaşam tarzı en azından hayallerinin bir kısmının gerçekleştiği bir olgu gibi alıyorum. Sadece eşi ve çocuklarıyla birlikte ölümüne kadar düşüncelerini zaman zaman şiire ve şiirle birlikte resimlere döktü.

Onun ressam kişiliğinin pek biliniyor olmamasını da içime sindiremiyorum. Bu sebeple bu büyük şairin resimlerinin de yer alacağı bir köşe olmasını tasarladım.

Aşiyan onun bir şekilde sığınağı olmasına rağmen II. Meşrutiyetin ilanıyla birlikte çekilmiş olduğu inzivadan çıkmıştır.Eski arkadaşlarıyla barıştı. Hüseyin Kâzım ve Hüseyin Cahid'le birlikte Tanin gazetesini kurdu.

Naif bir kişilik olmasına rağmen inandığı gibi yaşamayan insanlarla daima kavgalı bir yapısı da vardı. Tanin dergisi İttihad ve Terikki'nin yayın organı durumuna getirilmek istenince buna karşı çıktı. Hüseyin Cahid'le kavga ederek oradan da ayrıldı...

Galatasaray Lisesine müdür olarak göreve başladığı yıllarda 31 mart olayı patlak verince olayı protesto amacıyla önce kendini okulun kapısına zincirle bağlattı, ertesi günde istifa etti. Ancak öğrencilerin ve ozamanın Milli Eğitim Müdürü Nail Bey'in ısrarlarıyla tam yetkili olarak göreve döndü. Bu da kısa sürecekti ve bir süre sonra tamamiyle Galatasaraydan kopacak ve dönmemecesine ayrılacaktı.

Hayallerinden biri de modern pedagojik ilkelere uygun yeni bir okul açmaktı.Bunu rahatsızlığı nedeniyle yapamadı. Ağır şeker hastalığına yakalanmıştı . 1914'te kolu şiştiği için bir ameliyat geçirdi ve tedaviye pek yanaşmadığı içinde bu hastalıktan onu kaybettik.

Fikret’in gelecekteki umudunun gençler olduğu ve gençlere misyon yüklemenin Tevfik Fikret’te bir ilk olduğu, sonradan Fikret’in bu görüşünün Atatürk’e yansıdığı, Atatürk tarafından örnek alındığını biliyoruz Bu sebeple söylemek istediklerini oğlu Haluk için yazdığı şiirlerde görmekteyiz.

Şiirlerle birlikte resim de yaptığını bildiğimizden her düşüncesi aynı zamanda resmlerine de aktarılmıştır. Örneğin;

“Çocuklar” resminde de ön planda yer alan bir eliyle yüzünü kapatmış olan çocuğun toplumun Fikret’in yaşadığı yıllardaki karmakarışık durumunu, onu arkadan izleyenlerin ise, geleceği temsil edecek olan çocuklar olduğunu düşünülebiliriz.




Bu memlekette de bir gün sabâ olursa, Haluk,
Eğer bu memleketin sislenen şu nâsiye-i
Mukadderatı kavî bir elin, kavî, muhyî
Bir ihtizâz-ı temasiyle silkinip şu donuk,
Şu paslıçehre-i millet biraz gülerse… O gün
Ben ölmemiş bile olsam, hayâta pek ölgün
Bir irtibâtım olur şüphesiz; o gün benden
Ümidi kes, beni kötrüm ve boş muhitimde
Merâmetimle umut; çünkü leng ü pejmürde
Nazarların seni mâziye çekmek ister; sen
Bütün hüviyet ü uzviyetinde âtisin;
Terennüm eyliyor el’an kulaklarımda sesin!
Evet sabah olacaktır, sabâh olur, geceler
Tulû-ı haşre kadar sürmez; âkıbet bu semâ,
Bu mai gök size bir gün acır; melul olma
Hayâta neş’e güneştir, melâl içinde beşer
Çürür bizim gibi… Siz, ey fezâ-yı ferdânın
Küçük güneşleri, artık birer birer uyanın!
Ufukların edebi iştiyâkı var nûra.
Tenevvür… Asrımızın işte rûh-i âmâli;
Silin bulutları, silkin zılâl-i ehvâli,
Zîya içinde koşun bir halas-ı meşkura.
Ümidimiz bu; ölürsek de biz, yaşar mutlak
Vatan sizinle şu zindan karanlığından uzak!

Ya da bu şiirde olduğu gibi;

Baban diyor ki: Meserret çocukların, yalnız
Çocukların payıdır! Ey güzel çocuk, dinle;
Fakat sevincinle
Neler düşünüyorsun, bilir misin?... Babasız,
Ümitsiz, ne kadar yavrucakların şimdi
Siyah-ı mateme benzer terâne-i îdi!
Çıkar o süsleri artık, sevindiğin yetişir;
Çıkar, biraz da şu öksüz giyinsin, eğlensin;
Biraz güzellensin
Şu ru-yı zerd-i sefalet… Evet meserrettir
Çocukların payı; lâkin sevincinle
Sevinmiyor şu yetim, ağlıyor… Halûk, dinle!

Aynı şekilde kadınların o dönemdeki durumlarını göz önüne alacak olursak eşine yüklediği misyonda önemli bir yer tutar.Onun bu anlamdaki düşüncelerini biliyoruz;

“Kızlarını okutmayan millet, oğullarını manevi öksüzlüğe mahkum etmiş demektir; hüsranına ağlasın. Elbet sefil olursa kadın alçalır beşer.”

Tevfik Fikret’in eşiyle, Robert Koleji müdürünün İstanbul’a gelen oğlu onuruna verdiği bir davete katılmış ve bunun üzerine tutuklanan biridir. Ve eşi Nazime Hanım ın resimleri peçesini kaldırmış, buğulu gözlerle poz veren bir kadın kadın erkek eşitliğine inanan Tevfik Fikret in inançları doğrultusunda ortaya koyduğu eserlerden sadece bir örnektir.



Bir Tasvir Önünde

Güldün, bu heybet seni güldürdü; o kaşlar;
Bir ok gibi ateşli nazarlarla silahlı
Gözler, o bakırdan göğüs; atlar gibi coşkun
Bir kaplanın vaziyeti kadar tez ve kanatlı
Leventçe tavırlar, o arslan bazularla
Asabını oynattı… Bu soydan ve doğuştan
Yiğitlik sana uzak cedlerin şerefli
Bir armağanı; sen bu cesur ve asil kanı
İnsanlığı canlandırmak için feda edeceksin;

Hak bellediğin yola yalnız gideceksin!

Hastalığını gittikçe arttığı dönemlerde güleriz ağlanack halimize adlı kendi tablosu bir çok anlamda önemlidir. Ve bu resim yapılırken şiirde resme eşlik edecektir:

Fırçam kurumuş bir ağacın hasta bir dalı,
Elimde şikâyetçi heyecanlarla titriyor;
Gûya çiçek diye
Bir yeşil toprağa döktüğü kanlarla titriyor.
On gündür işte uğraşıyor fikrim sanatım
Bir his dalgasını resmetmek için;
Seyreylerim bu levhayı artık sürekli,
Verdim emek diye.
Seyreylerim ve bu sanatın aczine boyun eğerek
Kutsamayı ahmakça bulurum eseriyle ‘kudret’i;
Lâkin zaman olur
Pek ruhsuz bulur da beğenmem tabiatı.
Mutlak o gün beğenmek için hasta, dargın;
Bir başka çehre, gözü yaşlı bir çehre isterim…
Bundandır işte; şiir olacak yerde sözlerim
Bâzen bir inleme olur!

Sanem Uçar..."


Ve sitesine Tevfik Fikret e ait 25 resmi koymuş... O resimlere bakarken gerçekten çok şaşırdım. Şair, Nazım da da vardı bu yetenek, Tevfik te de varmış ve hiç bilmiyormuşum....

Resimler hakkında sanatsal anlamda bir çok şey söylenilebilir ve inanıyorum ki, dantel takımımız bu resimleri görmüş olsa söyleyeceği bir çok şey vardır.

Elimin tersiyle şu anda söylenebilecek herşeyi itiyorum...

Bu vatan için gerçek anlamda bir şeyler yapmak isteyenlerin sanırım geceleri ve gündüzleri yoktu.Her an, içinde yaşattıkları düşünce ve duyguların biraz daha fazla kişilere ulaşabilmesi için başka ne yapabilirim? in derdindeydiler.

Ölene kadar içlerinde var olan bu anlamlı savaş hiç bitmedi.

Bir kişiye gerçek anlamda sanatçı diyebilmek için gerçek anlamda bilgi birikimine sahip olması gerektiğine inanıyorum.

Ama yetmez bu...

Bununla birlikte inançta gerekiyor, ve gerçekten de inandıklarıyla eş değerde bir yaşam sürmek kesinlikle buna eklenmelidir.

Yine yetmez....

Müthiş bir hayal gücü de gerekiyor, ancak bu hayal gücü zaman zaman havalarda kalsa da ayakları yere basan hayallerle devam edebiliyor yaratma gücü...

Bütün bunlara baktığımda bildiklerimden yola çıkarak bildiklerimin aslında gerçekte ne kadar az olduğunu,modern hayatın beraberinde getirdiği alışkanlıkların çoğunlukla kendimizden kaçışlara izin verirken, ve farkında olmadan yaratıcılığımızı kısıtlamasına sessizce göz yumarken , topluma, dünyaya karşı görevini olması gerektiği gibi yerine getirmeyen bir birey gibi gördüm kendimi.

Ve dünyanın ucunda, kendi deyimiyle "efsunlu kentte" yaşayan bir insan, eminim ki yapması gerekenleri yerine getirirken bizlere de yapılması gerekenleri hatırlatma da büyük bir rol oynuyordu.

İnsan olmanın beraberinde getirdiği sorumluluk bu olsa gerek.

Sanal alemin de sanallığına öğretici kimliğiyle saygı getirmeyi ihmal etmiyordu.

Bize de onun emeklerini kopyalamak düştü teşekkürlerimizle.....