düşünceler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
düşünceler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Haziran 2011 Pazartesi

Müzik ve Görsellik



Bir çok önemli yönetmen var. Bunların sayılarının oldukça fazla olması sinema sanatı açısından sevindiricidir. Benim en sevdiğim yönetmenlerden biri Stanley Kubrick'tir. Teknik açıdan kusursuz sayılabilecek özelliğiyle gerçekten sinema tarihindeki en ince ayrıntıları dahi hesap eden titiz ve entellektüel yönetmendir.

Onu yönetmen özelliğinin dışında her filme damgasını vuran müzik seçimleriyle de çok severim.

Filmlerinde Klasik Batı Müziğininden örnekleri aralara serpiştirirken filmin akışında bu müzikleri yerleştirmesi olağanüstüdür.

İlk aklıma gelenler;

1968 yapımı 2001 A Space Odyssey filminde Richard Strauss u kullanmak dahice.



1975 yapımı Barry Lyndon da Hendel..



Ya da 1999 yılında yaptığı Eyes Wide Shut filminde Shostakovich ön plana çıkarken vermek istediği duygu ve düşünceyi müzikle birleştirmiştir. Hemen her filminde buna benzer durumla karşılaşabiliriz.

Bu gerçekten öncelikle müziğin anlatmak istediği ruha erişebilmek ve müzik dilini çok iyi bilmekle doğru orantılıdır. Müziğin kendi dili benim için önceliklidir. Ama görsellikle birlikte müzik dili doğru bir şekilde birleştiğinde hafızalardan silinmeyen silinmeyecek kareler yakalayabiliyoruz.

Doğru görselleri seçmekte ayrı bir beceri bana göre. Kuşkusuz Stanley Kubrick görsel hafızası mükemmel sinemacılardan biri. Bir yerde kendi mesleği olduğundan normal karşılanabilir ve bu konudaki yeteneği alkışlanır.

Sizlere youtube da MsKubaba kanalını önereceğim.

Şaşkınlık ve büyük bir hayranlıkla izlediğim sevgili dostum Sanem Uçar'ın hazırladığı videolar aynı titizliği içinde barındırıyor. İyi bir müzisyen kimliğinin dışında görsel alandaki seçkin seçimleri müzikle birleştiğinde kendi çapında olağanüstü güzel bir serüvene dönüşüyor.

Kaçırmayın bu şöleni;

12 Şubat 2011 Cumartesi

Portofino



Söz ve müziğini Fred Buscoglione nin yaptığı " Love in Portofino" şarkısı kendisine pek uğurlu gelmemişti. Şarkıyı yazdıktan sonra trafik kazası geçirmiş ve bu kaza da hayatını kaybetmişti.

Daha sonraları bu şarkı dünyanın her tarafında en çok bilinen şarkılardan olacaktı.Aşk konusunda yazılmış en güzel şarkıdır bana göre.

Aynı zamanda bu şarkı Portofino'nun bir turizm cenneti de olmasını sağlamıştır. Dünyanın en güzel beldelerinden biridir.



İtalya'nın Cenova şehrinde küçük bir balıkçı köyüdür aslında.

Şehir tarihi dokusunu hiç değiştirmediği gibi betonlaşmaya da direnen bir köydür. Ve bu direnci şu anda nüfusu 250 olan kişiler yapmaktadır.

İnanmakta zorlandığım bir sayıdır bu. Dünyanın hemen her yerinde isim yapmış bu beldenin nüfusu sadece 250

Doğal olarak bir cennet burası.



Ancak burada yaşayan gençler buranın pek cennet olduğuna inanmıyor. Nüfusun % 90 ı yaşlılardan oluşuyor. Gençler daha büyük kentlere gitmişler ve kalanlarda gitme telaşındalar.

Herşeye rağmen bu minicik köy turist akınına uğramaya devam ediyor.

Gidililmesi gereken yerlerden biri bana göre. Muhteşem doğasında harika İtalyan yemekleri yerken yada şarabınızı yudumlarken elinizdeki kitapla bütünleşebileceğiniz bir yer....



Sevgililer günü yaklaşırken herkesin sevgililer günü kutlu olsun.

11 Mayıs 2010 Salı

Eleştir(me)




İnsanların çoğunluğunun düşünceleri ve davranışları arasında paralellik gördüğüm an kurtuluşumuz için umutlu olacağım. Bunu göremediğim süre içersinde söz konusu "insan" olduğu zaman umutsuzluğumu sürdüreceğe benziyorum.

Genel anlamda düşüncelerim de çok fazla gelgitler yoktur. Ama "insan" denildiğinde öylesine çok gelgitler yaşıyorum ki, kendi düşüncelerimden yorulduğumu hissettiğim anlarım oluyor.

Sanırım insanların en hassas oldukları konuların başında eleştiri yada eleştirilmek geliyor. Ölesiye korkuyoruz eleştirilmekten.

Kendi iç dünyamızda kendimizle ilgili belirsizliklerimizi ört bas etme gayreti içersinde birilerinin görmemizi istemediği bir şeyi görüp bizlere yansıtması dayanılmaz bir sancı yaratıyor.

İç dünyamızda çok ta sağlam bir şekilde oluşturmadığımız duygularımız domino taşları gibi birbirini tetiklerken kendimizi çırılçıplak hissediyoruz ve ister istemez korunma güdüsüyle gardımızı alırken zaman zaman saldırganlaşabiliyoruz.

Öncelikle eleştiri kavramına bir göz atmakta fayda var diye düşünüyorum.

Eleştiriyi bir "saldırı"gibi algılamayıp "gelişme" şeklinde görmek çok mu zor acaba?

Ya da neden eleştiriyi saldırı gibi algılıyoruz?

Bu kadar zayıf mı bizleri biz yapan özellikler?

Kuşkusuz dozunda eleştirilerden söz ediyorum, yoksa bir insanı yok etmek üzerine girişilen hayvansı dürtülerle bezeli eleştirileri bu kapsamda ele almıyorum. Ama bizler nasıl olursa olsun her eleştiriyi yok etmek üzerine kurguluyoruz.

İnsan olmanın beraberinde getirdiği en büyük sorumluluklardan biri objektif olabilmektir. Ancak hemen belirtmeliyim ki objektif olabilmek kolay bir şey değildir. İnsanın yapısı gereği düşüncelerini çoğunlukla duyguları belirlediğinden seçimlerimiz, beğenilerimiz kısacası bizleri biz yapan bir çok şey düşüncelerimizden önce duygularımız vasıtasıyla yol bulur.

Bu da insanlık için en tehlikeli olgulardan biridir.

Eleştiri öncelikle farklı bir bakış açısıdır.

Bu farklı bakış açısı sevimlidir yada değildir ama farklılık; göremediklerimizin görülmesi, duyamadıklarımızın duyulabilmesi için gereklidir.Bir başka pencere açar öncelikle.

Kendi beyin süzgecimizden geçirdikten sonra bu farklı bakış açılarına katılır yada katılmayabiliriz ama birey olabildiysek eğer, kendimizi tanımış ve kendimizi nedenleriyle ortaya koyabilen bir kimlikte geliştirebildiysek yine eğer ,farklı bakış açılarına verilecek cevaplarımız daima vardır.

Bu sebeple asla ürkütücü bir yanı yoktur eleştirilerin.

Günümüz insanı herşeyiyle ortadadır artık. Geçmiş çağlardaki gibi kendi çemberimizde yaşanmıyor yaşam.Şu anda bu düşüncelerimi yazarken sadece bana ait olan bir çok şey yazım şekline dönüştüğü andan itibaren herkese aittir ve doğal olarak başkalarının da duygu yada düşüncelerini söyleyebilme hakkını ben ellerimle veriyorum demektir bu.

Bu sebeple dışarıdan gelebilecek en aykırı sesi dahi duyma ve yanıt verme yükümlülüğüm var anlamına gelir bu.

Özgürlük yada eşitlik gibi kulağa son derece hoş gelen kelimelerin kelime olarak kalmasına izin vermektir eleştirilere kulakları tıkamak.

O kadar kolay değil insan olabilmek, hele çağdaş insan olabilmek çok daha zor.Dışarıya yansıtılan evrensel değerlerin içselleşmesiyle başlar çağdaşlık, çağdaşlığımız ölçüsünde de kurtuluşu olabilir insanlığın , bunun dışındaki her davranış biçimi kendimizi iyi hissetmek adına yapılan narsist davranışı içinde barındırır.

Ve benim içinde zavallılıkla eş anlamlıdır.

30 Aralık 2009 Çarşamba

Bu yıl....



Bu yılı değerlendirecek olursam şimdiye kadar en fazla bilgisayar başında geçirdiğim bir yıl olarak özetleyebilirim.

Kendimle ilgili olarak son derece radikal bir kararla kurmuş olduğum düzeni bozup yepyeni bir düzen kurmak çok kolay değildi ama yapılması gerekenlerdendi ve yapıldı da.

Bu sebeple hiç alışık olmadığın davranış şekilleri geliştirmek bir yerde adaptasyonla doğru orantılı olduğundan yaptıklarıma maddi bir temel oluşturmak ta çok kolay olmadı aslına bakarsanız.

Hemen herşeyin sanal bir ortamda yapıldığı kaçınılmaz düzenimizde belki de en büyük şansım Dolandagel adlı siteyi keşfetmek oldu.

Farklıydı var olanlardan ve neydi bu fark?

Öylesine doğaldı ki herşeyden önce, hiç bir yazıda, eklenilen şeylerde "ben "duygusunu görmeden salt doğru adına yapılanların özetiydi.Sıkılmadan okuyabiliyordunuz,bilimsel terimlere hiç rastlamadan olduğu gibi anlayabiliyor, hatta bildiğinizi sandığınız bir çok şeyde dahi bilmediklerinizi fark edebiliyor, yaşam buluyordunuz.

Yaşama ait hemen her türlü konuyu bulabildiğiniz gibi son derece seçici bir gözle seçilmiş sanatçıların eserlerini, yaşamlarını bir kez daha fark ediyor ve büyüyordunuz.Hayalini kurduğunuz bir okul gibiydi açıkcası.

Öyle bir okul ki, içinde alışık olduğunuz yöneticileri olmayan ve size büyüklük taslamayan, sizin düşünce ve duygularınızı da hesaba katan,kendini ve özelliklerini de bilen aptalca bir mütevaziliğin içinde kaybolmadan insan olmanın bu demek olduğunu kavrayabildiğiniz, çok kolaylıkla ütopya diyebileceğiniz ama son derece gerçek olan bir yer.

Doğal olarak yaşamın içinde böyle bir yer bulamazken, sanal ortamın herşeyle dopdolu hem iyi hemde kötü ortamında cennetten bir köşe ister istemez sizi bilgisayarın başında oturmaya hazır hale getiriyordu.

Hoşumuza giden her olgu bir süre sonra alışkanlığa dönüştüğünde şu ana kadar bilgisayar başında geçirmediğiniz zamanı geçirmeye başlıyor olmanızı yadırgamamalısınız bu sebeple.

Aslında bir konu da bilgi vermek çok kolay gibi gelebilir insana hele o konu da donanımlıysa....

Ne varki bunda sanki diyebilirsiniz kolaylıkla...

İşte öyle bir yer değil burası. Kişileri anlatmak için kullanılan kelimelerin farklı bir sihirli yapısı var.Öylesine bir etkiye sahip ki bu kelimeler görülmeyeni görülür, duyulmayanı duyulur hale getirebiliyor.

Bir kaç hafta önce son derece önemli bir konuyu gündeme getirdiler.

Çağımızın teknoloji çağı olmasının gerçeği dışında bu olgunun hayatımızda açabileceği mutluluklar yanında mutsuzlukları da irdelemek istediler.

Bir tartışma platformuydu kuşkusuz ama öylesine güzel yorumlarda vardı ki burada yazılı olanların salt bir tartışma içersinde kalmasını pek içime sindiremedim aslında.

Artık kolaylıkla dostum diyebileceğim Sanem Uçar ın son derece mütevazi bir şekilde ortaya koyduğu konular bana göre büyük bir bilimselliği içinde barındırıyor.

Kendisinden aldığım bir izinle bu yazılarını sizinle paylaşmak istiyorum:



İnternet Aşkı....


İnternetin henüz bu denli yaygın olmadığı dönemlerde bir üniversitenin sosyoloji ve psikoloji bölümü ortaklaşa internetin insan yaşamındaki yeri ve önemi üzerine bir araştırma yaptı ve bende ister istemez bu araşırmanın parçası oldum.

Dürüst olmam gerekirse çok fazla bir bilgiye sahip değildim o zamanlar. Öncelikle bilgisayarıma ilk defa adını duyduğum ICQ denilen bir chat programını kurdular.

Yapacağım iş konusunda beni bilgilendirdiler. Basit gibi gözüküyordu ancak işin içine girince çok da kolay olmadığını fark ettim.

Çünkü benim gibi belli karakteri, belki mesleği gereği insanlarla konuşma esnasında dahi göz temasını, dokunmayı ilke edinmiş biri için bir monitörün arkasından konuşmak çok saçmaydı.

Kesin kurallar vardı.

Şöyle ki;

Asla konuştuğum biriyle ikinci kez konuşmayacaktım.

Oluşturulan soruları konuşma esnasında fark ettirmeden soracak hiç yorumda bulunmayacaktım.

Eğer bana bir soru gelirse sadece gerçeği söyleyecektim.

Bunun bir araştırma olduğunu belli etmesem de belli olduğunda ret etmeyip karşımdaki kişi isterse konuşmaya devam edecek asla ısrarcı olmayacaktım.

Bunun gibi bir çok kural vardı ve doğal olarak soru.

Konuşma bittikten sonra konuşma metnini araştırmayı yürüten öğretim görevlisine olduğu gibi mail yoluyla gönderecektim.

Bu ızdırap, kelimenin tam anlamıyla bir ızdıraptı, çünkü ben telefon konuşmalarını bile sevmeyen biriyim karşımdakini göremediğimden, aylarca sürdü.

ve sonunda üniversite yeterli bilgileri almış olmalı ki, çalışmanın sonuç kısmına geldiğini bana bildirdiğinde ilk işim ICQ denilen programı bilgisayarımdan kaldırmak oldu.

Bu araştırmayı yapanlar arasında tanıdıklarım olduğundan sonucun bana ulaşması da kolay oldu. Zaten bir minnet duygusu da duyuyor olmalılar ki, sonucu benimle hemen paylaştılar.

Şimdi;

yapılan bu araştırma sonucunda sadece benim araştırdıklarım değil, tüm bilgiler bir çok önemli konuyu içinde barındırıyordu.

Neydi bunlar?

1- Herkes % 100 bir şekilde yalan söylüyordu.

2- Yapılan konuşmalarda kişiler kesinlikle cinsiyet ayrımı yapıyor ve karşı cinsi seçiyordu.

3-Büyük bir oranla hemen hemen % 90 a yakın kişi yaşamından, kendinden,mutlu değildi.

4- Bu yapılan konuşmalarda "paylaşım" gibi bir amaç kesinlikle güdülmüyordu.

5- Eğer paylaşım adına yapılan bir şey varsa bu kesinlikle ya bir flört, yada daha ileri boyuta giden cinsellik taşıyordu.

6-İnsanların yine neredeyse % 90 a yakın bir bölümü "onaylanma" duygusunun tatmin edildiği ve bu ihtiyacın karşılandığına inanıyordu.

7-% 100 bu insanlar internetsiz bir yaşam düşünemiyorlardı.

8-%60 kadınlar ilk başta cinsiyetlerini saklayıp erkek kimliği de değil, cinsiyetin konuşulmadığı bir ortamı tercih ediyorlardı.

9- Erkeklere göre kadınlar daha az sayıdaydılar...

Bunlar hatırlayabildiklerim, daha sonra aklıma gelirse eklerim. Gerçekten oldukça ilginç sonuçlardı.

Şu anda bu oranların yada cevapların kesinlikle değiştiğine inanıyorum bence bir kez daha denemeliler.

Beni en fazla etkileyen sonuçlardan bir tanesi "yalan " konusu oldu.Bu çalışmalar esnasında bir deneğin söylediği bir cümle hala beynimde kazılıdır.

Bana dedi ki;

"Gerçek olamayacak kadar yalansınız....."

Evet, yalan meşru bir hal alıyordu. Son derece doğal, olması gereken sıradan bir olguydu artık yalan.

Bende derim ki; çok fazla dağılmadan yalanın bu denli meşrulaşması hakkında ne düşünüyorsunuz, neler hissediyorsunuz?

Bizlere kazandırdığı alışkanlıklardan bir tanesi bu...



Yalanın meşrulaştığı zamanlarda gerçekten büyük bir tehlike var demektir.

Ama bu anlamda ben bir cümle kurmak istiyorum, bu olumsuz akış oluşmakla birlikte insanoğlu en kolay alışabilen canlı olduğundan bunun tedirginliğini bir süre yaşasa bile , bir kaç zaman sonra normal gelmeye, ve bunun bir sancı yaratmaması durumunu yaşar.

Çünkü kendince haklıdır.

Sadece bu olgu değil, diğer sonuçlar da beraberinde son derece doğal olan bu akışı getirmiştir.

Herşeyden önce çağımızın ve özellikle kapitalist sistemin çarklarında insan olabildiğince yalnızlaşmıştır. Kendisiyle birlikte herşeye yabancıdır. Bu sebeple artık ne doğru ne yanlış çok fazla önemli değildir.

Nefes alabilmesi bireyci olmasıyla doğru orantılıdır. Geride kalan herşey son derece anlamsızdır.

Çalıştığı yerde mutlu değildir, evinde mutlu değildir, mutsuzluk her anlamda kendisini kuşatmıştır.Sürekli olarak birbirinin aynısı günleri yaşamaktadır, kabul görmemektedir, hatta sürekli olarak bir şekilde ret edilmektedir.Hayalini kurduğu hiç bir şey gerçekleşmemiştir, sürekli olarak bir yenilgi vardır yaşantısında. Öyle bir yenilgi ki ne öldürür ne de yaşatır adamı...

Çağımızın insanı bir şekilde büyük bir oran olarak bu durumdadır.Ve birden bire yanıbaşında ona farklı bir dünyayı önüne serecek bir şey bulur.

Yapamadıklarını yapacak, söyleyemediklerini söyleyecek, göremediklerini görecek, duyamadıklarını duyacak sihirli bir dünyadır bu.

Ve üstelik belki de hayatında ona günaydın demeyi ihmal eden insanlar tanısın yada tanımasın bir şekilde günaydın da öte farklı kelimeleri kullanmaya başlayacaktır.

Kendisini iyi hissetmesi kadar normal bir davranış bekleyemezsiniz.Ve sonuçta kaybedecek hiç bir şeyi olmadığından kendisini daha iyi hissedebileceği bir role kesinlikle soyunacaktır. Kimi biraz, kimi bir parça daha, kimi kendini kaptırırcasına...

Belki hayatında hiç yalan söylememiş olabilir ama kaybedenlerdendir, yada Oğuz Atay ın deyimiyle Tutunamayanlardandır,ve burası tutunabilme merkezlerinden bir tanesidir artık.Ufak yalanların hiç bir önemi yoktur. Ya yaşı, ya cinsiyeti, ya kilosu, ya göz rengi vs.vs.. bir şekilde değiştirildiğinde şimdiye kadar hiç yaşamadığı onay ı yaşatacak ve kendine ait bir dünyayı çoktan yaratmış olacaktır.

Hele bir de karşısındaki açlık duyduğu her konuda kendisine cevap verebiliyorsa, ne olursa olsun, bu dünyaya kapılarını ardına kadar açıp, mutsuz olduğu dünyadaki kapılarını kapatacaktır.

Gündem konusuna internet aşkı derken, internette yaşanan aşkları kasdederek koymadım bilesiniz.

Aşk kavramından yola çıkarak koydum. Gerçekten aşk nasıl ki sadece iki kişi arasında yaşanılan bir olguysa ve bu olgu da üçüncü kişilere yer yoksa, kişi ve internet arasında büyük bir tukunun oluşmasını internet aşkı diye yorumlamayıp ne yapacaktım?

Kısacası çağımız insanının kaybolmuşluğunda internet ona farklı dünyalar açan bir umuttur.

Hala daha bunun zararlarını şimdilik konuşmaya yanaşmıyorum, bana göre insanların bu denli büyük bir tutkuyla bu aşkı yaşamasının nedenlerini anlamak gerekiyor da...



Yazmaya çalıştığım bu araştırma kapsamındaki insanların aynı üniversitenin psikoloji bölümünün çıkardığı profil sonuçları.Ve dediğim gibi uzun yıllar öncesini kapsıyor.Şu anda aynı sonuçlar ve nedenler çıkar mı bunu söyleyebilecek konumda görümüyorum kendimi.Bu sebeple bu konu daki yorumu okuyucuya bırakıyorum.

Ancak sevgili Oya engellilerle yaptığımız çalışmaları bir kaç kez dile getirdi.Burada çalıştığım yıllarda da,bilimsel olmayan ampirik sayılabilecek görüşlerimi sizlerle paylaşabilirim.

Bu araştırmaya benzer özellikler gösteriyorlardı ve bu da seneler öncesine gitmiyor günümüzü içine alıyor.

Herşeyden önce ben sakat değildim. Ve orada olma sebebim sakatlıkları nedeniyle ayrımcılığa uğradıklarına olan inancımdı. Sakatlıkları ne o zaman ne de şimdi beni hiç ilgilendirmedi.Sakat olmaları sadece bir durumdu ve ne yazık ki bu durumlarından dolayı ayrımcılığa uğruyor ve engelleniyorlardı.

Şu anda kesin sayıyı pek bilmemekle birlikte Türkiye de yaklaşık 8 milyon sakat insan var.Ve bu insanlar ne yazık ki sakat olmayan insanlar gibi sağlık, eğitim, ve insana ait diğer tüm özelliklerden yoksun olarak yaşamlarını sürdürüyor.Alt yapısı sakat olmayan insanlar için dahi gelişmemiş bizim gibi ülkelerde sakatların yaşamaları gerçekten çok zor. Bu sebeple evlerine kapanmış durumdalar ve bireysel trajedilerini aileleriyle birlikte yaşıyorlar.

İşte bu aşamada onlar için kurulmuş bu internet sitesi düşünemeyeceğiniz kadar büyük bir farkındalık yaratmıştır.

Ve bizde yöneticiler olarak aklınıza gelebilecek her konuda onları bilgilendirmeye, haklarını öğretmeye, mücadele etmeye, eğitim vermeye, ufuklarını açmaya yönelik çalışmalar yapıyorduk.

Oraya açılan bir chat odasıyla aynı anda onlarca kişi birbiriyle konuşabiliyor, dertlerini ortaya dökebiliyor, soru sorabiliyor kısacası dışarıda yapamadıklarını yapmaya çalışıyordu. Bizlerde yöneticiler olarak bu odada sürekli olarak bulunuyor bir olumsuzluk olabilme durumuyla dışarıdan bakan gözler oluyorduk.

Sadece chat odası değil, sitede kurulan onlarca bölümleri siyasetten, sanata kadar her konuda onlarında katılmasını sağlayabilecek şekilde düzenlenmişti.

Benim kişisel olarak amacım, sakatlıklarından dolayı kendilerini farklı hissetmemelerini sağlayabilmekti.Çünkü görebildiğim kadarıyla sakatlıkları sebebiyle bir çoğu sakatlığından utanıyordu.

Yapılanları anlatmayacağım, çok kapsamlı ve zor işlerdi ama hiç bir şikayetimiz yoktu.

Bu aşamada internet onların en büyük mutluluk kaynağıydı. Sözünü ettiğim bilimsel araştırmanın bir çoğu orada da vardı aslında.Yalan orada da meşrulaşmıştı, çoğu mutsuzdu, işleri güçleri yoktu, kendilerini bir hiç gibi görüyorlar ve yaşayamadıkları bir çok şeye karşı bazılarında öfke, bazılarında nefret, bazılarında umursamazlık var gibi gözükse de insan olmanın beraberinde getirdiği bir çok özelliği görebiliyorduk.

Onlarda kendilerine bir dünya kurmuşlardı ve orada oldukları sürece mutluydular, yada mutlu gibi davranma özelliği gösteriyorlardı.

Türkiyedeki en büyük tabulardan bir tanesi olan cinselliğe karşı inanılmaz bir açlık vardı ve bir süre sonra chat odası kendimizi pezevenkler gibi hissetmemize sebep oldu.Sanki sanal bir genelevdeydik.

Düşünce boyutunda son derece haklı olduklarını bilmek kendimizi pezevenk gibi hissetmemize engel olmuyordu.

Ahlaksal anlamda karşı değildim ama bir şeyler yanlıştı.

Yanlış olan ne miydi?

Çok iyi biliyordum ki orada yaptığımız her çalışmadan, her konuşmadan sonra şunu düşünüyorlardı;

"sanem uçar! allahın sağlamı!, önemli olan benim ayşe ali, fatma kimliğim öylemi?sakat olmam tıpkı bir insanın esmer, sarışın, mavi gözlü olması gibi sadece bir durum ha! Sen kırmızı saçlarınla karşıdan karşıya seke seke giderken benim yaşayamadıklarımdan ne kadar haberdarsın? Belki de hayatımda ilk defa bir yerde insan yerine koyuldum, hatta beğenildim, arzulandım, sen kalkmış burayı sanalgenelev olarak değerlendirebiliyorsun

Seke seke git hadi!....."

Aynen bunları düşündüler sevgili dostlar, hatta bunları kelimelere döktüler.

Öylesine bir kuşatılmışlıktı ki sadece sakatlar için değil, herkes için ... İçinde gözle görülmeyen ama her yerde hissedilebilen bir acıyı barındırıyordu.

ve yanlış...

yanlış ise o monitörün düğmesi kapatıldığında herşeyin yine bırakılan yerde kalmış olmasıydı.Değişen bir şey yoktu, geçici bir haz alma durumu ve arkasından çok daha büyümüş bir gedik sadece...


Yaşadığımız hayata birden bire giren internet, yada teknolojik bir sürü alet edavat geçmişte bunlara sahip olmayan ve birden bire sahip olan sapla samanı birbirine karıştıran bizler için ilginç şeyler.

Alıştığımız alışkanlıklardan tamamiyle farklı, ret ediyor gibi gözüksekte aslında bizim de hoşumuza giden ve zorunlu olarak kullandığımız bir sürü şey, çocuklarımız için son derece sıradan bir şey aslına bakacak olursanız.

Biraz daha farklı bir yanı görelim isterseniz.

İlk okuduğunuzda size çok ilgisiz gibi gelecek ama sabırlı olmanızı istiyorum:)

Geçen hafta anaokulu sınıflarıyla bir müzik dersindeydim.

Üç tane anasınıfı var, ve okul bunlara isimler vermiş;

Bulutlar,

Yıldızlar

Şirinler...

Şirinler 5 yaş gurubu.. Yıldızlar ve Bulutlar 6 yaş gurubu.

Onlarla "çalgılar" konusunu işliyoruz.

Bildikleri çalgıları söylemelerini istedim onlardan.

Kendi çocukluğumuzu bir kenara atın genel anlamda bu çocukların keman, piyano, gitar, davul demelerine pek şaşırmayız. Bilmelerini normal sayabiliriz, ama beş yaş gurubu bu bilinen çalgıların yanında duyacağımı hiç ummadığım bir çalgı ismi söylediler benim başka, başka diye onları harekete geçiren sorularım karşısında.

Obua....

Bu çalgıyı bizim yaş gurubunun bile çok kolaylıkla bileceğinden emin değilim eğer müzik eğitimi almadıysa.

Ama günümüzün 5 yaş gurubu özel bir ders almasa bile çalgı denilince "obua" diyebiliyor. Bunu nereden nasıl öğrendiğiyle ilgili bir bilgim yok. Önemli olan biliyor olması....

Devam ediyorum;

6 yaş gurubu onlardan bir yaş büyük olması sebebiyle bu çalgıları sınıflayabilir. Vurmalılar, nefesliler, telliler gibi...

Bunun için kendimce bir giriş cümlesi kurdum:)Sınıflarının isimlerinden yararlandım. Nasıl ki sınıflarının bir isimleri var, Şirinler, yıldızlar, bulutlar gibi acaba çalgılarında sınıfı olabilir mi?

Bu sorum karşısında; olur tabii diye haykırdılar.

Devam ettim; eğer olursa mesela fülüt( O an o geldi aklıma)hangi sınıfta yer alır?

Nefesliler diyeceklerinden o kadar eminim ki verdikleri cevap karşısında; nasıl yanii demek zorunda kaldım.

Bulutlar sınıfında olur örtmenim dediler bana...

"Ama bulut ta gökyüzünde, rüzgar da gökyüzünde, fülüt te vu vuuu diye ses çıkarıyor bulutlar sınıfında olur örtmenim " diye tekrarladılar düşüncelerini.

Muhteşem bir mantık...

Bizden düşünemeyeceğimiz kadar ilerideler her konuda.

Bizlerde ailelerimizden bir adım öndeydik ama şimdi çocuklarımız ailelerinden bir değil onlarca adım ötedeler.

Mutlu olup olmadıklarını tartışmıyorum şu an . Çağ neyi yaşıyorsa, o çağda olup biteni bilmek doğru olandır.

Düşmanınla mücadele etmenin yolu onu tanımaktan geçer ki, her şeye rağmen teknolojinin bir sürü olumsuzluğu olduğuna katılıyor olsam da,onları red eden bir tavır içersinde olmanın anlamsızlığına da inananlardanım.

Başladığımız andan itibaren anlatmaya çalıştığım bir çok olumsuzluğu G3 Kuşağı adını verdiğimiz yeni nesil inanın çok fazla yaşamıyor.

G3 Kuşağı zaten yalnız. Bizim penceremizden bakmadıkları için, tartışmaya başladığımız andan itibaren ortaya koyduğumuz çoğu olumsuzlukları inanın yaşamıyorlar.

İnternet onlar için hayatın bir parçası. Tıpkı su gibi, ekmek gibi.

Bizler için bir ihtiyaç gibi algılansa da onlar için ihtiyacın ötesinde var olan zaten.

G3 kuşağı bizim bildiğimiz arkadaşlık, dostluk,erdem vs. aklınıza ne gelirse bizlerle özdeşleşmiş olan tüm olgulardan farklı bir dünyada gözlerini açtılar.


Bizler kendi algılarımızla olayı değerlendirdiğimizde endişe duyuyor korkuyoruz belki ama onlarda bu anlamda bir algı yok ki, bizim endişelerimiz onlara anlamsız geliyor asıl.

Biz hoşnut değiliz, onlar farkında bile değil hoşnutsuzluğumuzun.

Mutlulukları bizim mutluluklarımıza özdeş bir yapı sergilemiyor. Ve onlar ebeveynleri gibi olmak istediği yaşayamadığı bir kimliğin peşinde değil.

Her şeyin farkında, burada yazılanları görmüş olsalar kıçlarıyla gülecekleri bir konumdalar.

Ve onlar monitörün düğmesini kapattıklarında, internette dolanmış olduklarını bilmenin farkındalığındalar.

Biraz kelimeleri kısalttılar, konuşma dilini unuttuklarından sözel anlatımda yetersiz, bilgide alabildiğince ileride tam 2010 a çok az bir süre kalındığı mavigezegendeler.


İnternet, dışarıya açılan bir pencere olmanın dışında başkaları içinde bir yaşam bulabileceği bir olguya dönüşmüştür.Sanırım bu kişilik yapılarımızla da doğru orantılı. Yada yaşama bakış açılarımızla.

Kısacası bu aşk, doğru kişilerin ellerinde gelişip güzelleşebilecek bir şeydir de aynı zamanda.


Ayrıntıları ve diğer cevapları görebilmek için uğrayacağınız adres şudur;

http://www.dolandagel.com.tr/

Açıkcası hem gündem konuları, hem sanatla ilgili tüm konular sebebiyle yerinizden hiç kalkmadan yazılanları okuyabileceğiniz ve internetin doğru yönünü bulabileceğiniz yerlerden bir tanesi.

Kendini klavyeden aldığı güçle, ekranın arkasından yazar sanan, edebiyatçı sanan, sanmanın ötesinde sanatçı, yazar,sınıfına koyan bir çok kişiye pek iyi gelmeyecektir bu arada....

Bu yılın bana kazandırdığı en önemli yerlerden bir tanesi bu ve bu sebeple; Teşekkürler Sanem Uçar...

25 Kasım 2009 Çarşamba

Mitoz bölünmeye uğrayan yazıcıklar...




Bir kaç gündür bir çok şeye kafayı takmış durumdayım ve ister istemez düşünme durumunda oluyorum bu konuda.

Her zamanki alışkanlıklarımı da yerine getiriyorum.

İşime gidiyorum, zamanım varsa atölyeme uğruyorum, müzik dinliyorum bir taraftan ama düşünmek eylemi yaptığım her işte benimle.

Gazete okuma alışkanlığımı da yitirmedim,internetten de takip ettiğim yerler olmasına rağmen gazete okumanın o hışırtılı sesini seviyorum.

Genel anlamda okumak sanırım hiç vaz geçemeyeceğim alışkanlıklarımdan. Ne olursa, nasıl olursa okumayı seviyorum.Artık yazarları takip etmek oldukça zorlaştı. Hemen hergün yeni isimlerle karşılaşabiliyorsun.Kitap okumanın herşeye rağmen sağlıklı bir yol haritası var.

Okumaya karşı garip bir ilgi içersindeyseniz, bilgisayarınızın başında bile okuyabileceğim alanlara gitmek benim tercihlerimden oluyor. Ve bu inanılmaz dünya öyle çok yazılarla dolu ki...Dünyadaki bütün insanlar bir yazar edasıyla her yeri kaplamış durumdalar.

Kaçınılmaz gerçeklerimizden biri bu. Korunmanın yolu yok, korunmak kişinin geçmişinin doluluğuyla doğru orantılı. Eğer birazcık boşsa o geçmiş,çok kolaylıkla bir sürü yanlış düşünceye kapılmak olası.

Büyük düşünür Nietzsche, en büyük eserim dediği Böyle Buyurdu Zerdüş ü anlatmaya çalışırken, orada yazılanları anlayabilmenin zorluğunu bildiğinden bir yer açmıştı anlayamayanlara ve anlamak isteyenlere, tabii kendi diliyle;

"Fısıldanan sözlerdir fırtınayı getiren; güvercin ayaklarıyla gelen düşünceler yönetir dünyayı.

Bu gibi şeyler ancak en seçkinlerin kulağına ulaşır; burada dinleyici olabilmek eşsiz bir ayrıcalıktır."


Evet dinleyici olabilmek bile büyük bir ayrıcalıkken artık insanlar düşünür edasıyla anlamsız, gereksiz, cümleleriyle düşünür ve yazar konumundalar kendilerince.

İşte bu sağda solda mitoz bölünmeye uğrayarak çoğalan yazıcıklar arasında doğruyu bulabilmek, doğru insanı takip edebilmek, keşfetmek gün geçtikçe zorlaşmakta.

Öylesine yanlış, yanılgı yayan yazılarla karşılaşıyorum ki, bazen müdahale etme gereği duyuyorum yine Nietzsche den aldığım bir güçle.

"Yanılgı körlük değildir, yanılgı korkaklıktır."

Kendi dünyasında doğruyu bulamamış, ama doğru olduğuna inanan, büyük bir olasılıkla çevresinden de destek gören onlarca kişi yanılgılarıyla etrafa korkaklıklarını da yansıtıyorlar ve kimse farkında değil.

Diyebilirsiniz ki bu yazdıkların ne oluyor?

Evet burası bir blog, yani bana ait bir günlük...

Hiç bir iddaam olmadan , yazar sıfatına hiç soyunmadan , kişilere bilgi vermeyi yada bir şeyler öğretmeyi düşünmeden iç sesimle yaptığım konuşmaların izdüşümü...

Yüzümü gülümseten kişilerde var,iyi ki var, ve onlar yine Nietzsche nin ;

"Bilgide her kazanç, ileriye atılan her adım yüreklilikten gelir, kendi kendine karşı sertlikten, dürüstlükten gelir"

düşüncesiyle hareket etmiş olmalarından kaynaklanıyor.







20 Kasım 2009 Cuma

Işık..



İnsanlar tanırız, yakınımızdadır, dostlarımızdır, sevdiklerimizdir, yada hiç bir şeyimiz değildir.

Hiç bir şeyimiz olmasa bile derinliklerinde yatan güzelliklerle davranmayı ilke edindiklerinden önem kazanırlar.

Önem kazandığı andan itibaren izin verdiği ölçüde tanımış olmayı kabul edemez, daha fazla bilgi edinmenin çabasında olur insanoğlu.

Ya da en azından ben öyleyim.

İstediği kadar kendini saklama durumunda olsun kişi,görmek isteyenler için görülmeyenlerin görüldüğü pencereler hep açıktır.

O pencereden içeriye bir göz attığımda gördüklerim karşısında şaşırdığım biri var.

Böyle bir kişiliğin var olduğuna inanmak gerçekten kabulde zorlanılan şeylerden bir tanesi. Çünkü öylesine değişti ki insanlar ve doğal olarak insan ilişkileri, ister istemez şaşırıyorsunuz.

Bir insan kendisini bu kadar iyi nasıl yetiştirir? diye soruyorsunuz.Sahip olduklarını ortaya dökerken bir bilgiç edanın ötesinde oldukça sıradanlaştırarak sunması büyüleyici...

Hiç te sıradan değil oysa etrafından yankılanan cümleler, melodiler...

Önemsenmenin tamamiyle unutulduğu bir evrede kendinizi önemsenmiş gibi hissediyorsunuz. Minicik bir kelime, bir dokunuş geliyor kafanızda bir şey yarattıysanız ve anlayamadıysanız.Bir an da kendinizi iyi hissediyorsunuz.

Öğreniyorsunuz onunla. Bildiğinizi sandığınız şeyleri bile öğreniyorsunuz, ama öğrenmede öğretme davranışından eser yok.

Gerçek olabileceğine inanamadığım için ister istemez kaybedeceğime dair de bir korku sarıyor içimi.İnsanların bu koskoca evrende onca kalabalığın arasında tek başına yaşadığını gayet iyi bildiğinizden var olduğuna bile inanamazken kaybedeceğiniz korkusunun derininde yatan bencilliğim de korkutuyor beni.

Ve görüyorum istemeden;

O dimdik sağlam duruşunun ardında onu var eden en belirgin özellik yaşanmışlıkların ardındaki hüzün.Bü yüzden içinde hep kemanın hisli ezgileri dolaştığından eminim.

En yakınındakiler ona en uzak olanlar ayrıca.

En çok ta bu koyuyor bana.

Farklı olanları anlamak kolay değil. Onlar anlaşılmamaya,yalnız kalmaya mahkum.Bir güneş gibi pırıl pırıl ışık saçarken başka gezegenlerin ışıltısına dalacak onlarca insan tanıyorum yeryüzünde.

İçimde garip bir sızı var , anlatması zor, haksızlıklar üzerine kurulmuş bu dünya.

11 Kasım 2009 Çarşamba

Çok seslilik, çok renklilik


Her zaman kafama takılan bir soru bu sabah gerçek anlamda benim için sorun olmaya başladı.

Her zamanki işlerimi yaptıktan sonra bir müzik dinledim ve bu müzik annemin yıllar önce bozuk bir Türkçe ile söylemeye çalıştığı bir şarkıydı.

Müziğin insanı farklı şekilde etkileyecek bir özelliği vardır.

"Müzik insanı yolculuğa çıkartır."

Bende müziği dinlerken geçmişe ait bir yolculuğa çıktım.

Şu an bu duygu yoğunluğuyla boğuşmaya çalışıyorum ama kafama takılan konu çok daha farklı bir şey aslında. Bu sebeple duygu kısmını bir tarafa bırakıp düşünce boyutuyla bakmaktayım.

Dinlediğim müziğe etnik müzik adını vermişler.

Lejla Jusic adlı bir bayan sanatçı "Sevemez Kimse Seni" adlı bir şarkı söylüyordu.

Bildiğim Suat Sayın a ait bir parça olduğudur.Suat Sayın da Türk Sanat Müziği Sanatçılarından biridir.Gerçi ben onu Türk filmlerinin müziklerinden tanıyorum. O benim için bazen Türkan Şoray, bazen Hülya Koçyiğit tir....

Lejla Jusic ise Saraybosnalı gerçekten çok güzel bir sese sahip, eğitimini şan üzerine yapmış,kendi ulusuna ait ezgileri seslendirdiği gibi başka ülkelere ait ezgileri de seslendiren kapsamlı bir sanatçıdır.

Lejla Jusic i etnik müzik yapan sanatçılar arasına alabiliriz.Türkiye ye geldiğinde bize ait parçaları seslendirdiğinde ise ,bu parçada olduğu gibi, yapısından dolayı bir sınıfa ait parçayı etnik müzik kimliğiyle etiketlemek müzik adına bir yanlıştır.

Bu parça poplaşmış, biraz arabeskleşmiş bir Türk Sanat Müziği parçasıdır ve etnik müzikle yakından uzaktan ilgisi yoktur.

Etnik kavramı aslına bakarsanız sosyolojik bir terim olup sosyologlar arasında dahi henüz tam anlamıyla bir yere oturtulamamış bir kavramdır.

Her ülkede sayıları değişebilen etnik guruplar vardır.Bir gurubu etnik tanımının içine almamız için, o gurubun ortak bir geçmişe dayandırılarak ötekileştirilmesi gerekmektedir.

Yani siyasi bir yapısı vardır etnik yapının.

Yaşadığı coğrafyada yaşadığı coğrafyanın yapısından farklı olan gelenekleri, dilleri, dinleri vardır etnik gurupların.Sadece bunlar değildir bir gurubu etnik yapan.

Bu gurubun içindekilerde kendilerini yaşadıkları coğrafyanın dışında bir yapıda görür ve bu kabulle yaşar.

Bu sebeple bir üst yapı kuruluşu olan sanat kavramı da yaşadığı coğrafyanın dışında özellik gösterir.

Hassas olmamız gereken konu halk müziğiyle etnik müziğin birbirine karıştırılmamasıdır.İkisi de birbirinden son derece farklı iki olgudur. Ama ne yazık ki aynıymış gibi ele alınır.

Etnik müzik ve halk müziğini aynı gibi ele aldığımızda müzik adına bir çok yanlışlığa adım atmış oluruz. Etnik guruplar ve doğal olarak etnik müzikler Halk Müziğini zenginleştiren ara kaynaklardandır.

Halk Müziği içine etnik müziği almasına rağmen, etnik müzik kendi başına bağımsız olmayı tercih eder.Birinin kucaklayan birinin ret eden bir yapısı vardır.Ve bu da doğanın en güzel zıtlığının uyumunu ortaya çıkarır.Farkına varmadığımız şey budur aslında.

Zıtların birliğinin değişmez güzelliğini görmemezlikten gelerek siyasilerin çıkarları uğruna topluma ait tüm değerler ve özellikler yok olurken , doğanın kendisinde var olan bu güzelliğin içine nefret, olumsuzluk vs. gibi insanın var olduğu andan itibaren yakasını bırakmayan ilkel davranışlar girer.

Yaşamın çok seslilik ve çok renklilik üzerine kurulduğu güzel bir dünya en büyük hayalim yine de...

5 Eylül 2009 Cumartesi

Sanatı katledenler amatörlerdir

Bazen bazı cümleler anında bir etki yaratırken, bazen de duyduğum da öncelikle hiç bir yere koyamayacağım, cevabını bilemeyeceğim, doğal olarak garip bir sendeleme yaşayacağım bir etki bırakır bende. Bu andaki durumu heykele yansıtacak olsam, gülümsemeyle karışık bir kaş çatması,karar vermek ile vermemek arasındaki biraz gergin yüz hatları, iç sesimle konuşurken "yoo doğruuuuu," yada "yok canım çok ta doğru değil" düşüncesinin saniyedeki değişkenliğinin oluşturduğu karman çorman bir görünüm açıkcası....

Mutluluğun resmini yapabilirmisin? demiş ya büyük bir ozan, yapılamayacağını belki de düşünerek, aynı şey tüm duygular için geçerli aslına bakarsanız.

İnsanoğlunun içinde birebir olarak yaşadığı duyguların aktarımının bütünün değil,doğruya en yakın olarak yapılacağına inanıyorum ...

Bu hafta sanat danışmanı olarak çalıştığım müzede "ışıklar" adı altında, bilinen sanatçılarla birlikte genç yeteneklerinde bazı eserlerinin sergilendiği bir sergi ve panele ev sahipliği yapmak durumunda kaldım.

Hazırlanışı uzun sürdü açıkcası. Belli bir amaç doğrultusunda ortaya çıkartılmak istenilen düşünce paralelinde sanatçılarla yazışmak çizişmek pek o kadar kolay değildir.Ama yavaş yavaş ortaya bir şeyler çıkmaya başladığı zamanda duyulan haz da anlatılamaz.

Dürüst olmam gerekirse bu tarz etkinliklerin oluşma esnasında en büyük zorluğu "amatör" diyebileceğimiz kişilerle yaşarım.

Yazılarıyla tanıdığım, her ne kadar kendisine edebiyatçı damgasını vurmak istemese de edebiyatçı kimliğini gördüğümü sandığım sayın Sanem Uçar ın, bir yazısında "Sanatı katledenler amatörlerdir" cümlesi de bende yukarıda anlatmaya çalıştığım etkiyi bırakmıştı ilk okuduğumda.

Sanatı katledenler amatörler midir? diye sorduğunuzda bir çok cevap verebilirsiniz . Duruma göre değişen bir cevabı içinde barındırıyor bu cümle aslında. Doğru sadece tek midir? eğer buna verilecek cevabınız; evet tekdir olursa, doğal olarak bu söylemde ya doğru yada yanlış oluyor çok basit bir mantıkla.

Bu etkinliğin oluşturulması esnasında bu cümle bir çok defa kafamda geldi gitti. Zaman zaman "evet" dedim bu cevaba, zaman zaman da "hayır".

Bu etkinliğe katılmak isteyen amatörlerin hazırlamış olduğu portfolyoları incelerken, "x" adlı bir kişinin portfolyosu hemen dikkatimi çekti. Sanat için gerekli olan normları, ve şu an burada yazmak istemediğim bir sürü güzel şeyleri içinde barındırıyordu. Ve kendisini tanıttığı tanıtım broşüründe ise diğer kişilerden farklı olarak o kadar az şey yazmıştı ki. İnanın belkide mail adresinden başka bir şey yoktu diyebilirim.

İster istemez bir çok soru sormam gerekti ve gelen cevaplarda inanın hep aynı kısalıktaydı. Sadece sorulan sorulara yanıt veriyordu.

Kişileri tanımak istemek gibi bir alışkanlığım hiç olmamıştır, doğal olarak tahmin edebilirsiniz ki sorulan sorularda yaptığı eserler üzerineydi.Bu anlamda bir bilgisi olduğunu verdiği yanıtlardan çok kolaylıkla anlayabiliyordunuz. Boş değildi kesinlikle ama sanki bir şeyler eksikti ve ben neyin eksik olduğunu yada beni biraz huzursuz eden şeyi çözemiyordum.

Sonuçta güzel eserlerdi ve yönetim bir eserinin sergilenmesine karar verdiğinde durumu kendisine bildirdim.

Eserlerin müzemize gelmesi de ayrı bir çalışmadır. Ve eserler belirtilen tarihe kadar yavaş yavaş müzeye gönderilirken "x" in eseri en önce gelen eserlerdendi.Gerçekten esere dokunduğunuzda da farkı hissedebiliyor ve güzelliği karşısında büyülenebiliyordunuz.

Kendisiyle tanışma fırsatı yakaladım. Büyük bir mütevazilik örneği göstererek asıl mesleğinin bu olmadığını ve aslında mesleğini de çok sevdiğini zaman zaman da heykel yaparak iç dünyasında biriktirdiği şeyleri dışa vurduğunu söyledi.

Bir çeşit meditasyon dedi....

Sarsıldım, çünkü öylesine güzeldi ki eseri ,sahip olduğu yeteneğin onda birine sahip olup kendisini bir yerlere koyan onlarca heykeltraştan çok daha ötedeydi.

Uzun uzun konuştuk, içimdeki huzursuzluğun , eksik gördüğüm şeyin ne olduğunu bulmaya çalışıyordum hala. Bu arada da diğer amatörlerin eserlerini de gezerken ve onlarla da konuşma fırsatı bulurken her anlamda aradaki farkı görebiliyordum.

İçlerinde bazıları sıyrılıp sanatçı ünvanını alacaklardır ilerleyen zaman içersinde. Pekii hangileri?

Yeteneği olanlar mı? Hiç biri "x" kadar yetenekli değil aslında ama "x" de asla sanatçı olmayacak. İstemediğinden mi? Sanırım hayır....

Amatör olarak adlandırdıklarımız eğer içlerinde tutku barındırmıyorsa bu yol kapalı olacaktır her zaman. Ve doğal olarak sayın Sanem Uçar ın dediği gibi sanatı katleden kişiler olarak ayağımıza dolanacaklardır.

O tutkuya sahip olanlar, yetenekleri olmasa bile sanatın gelişmesinde öncülük yapan kişilerdir. Çünkü geceleri gündüzleri hayalleridir. Yazarlar, çizerler, uyurlar uyuyamazlar, uyanırlar bir çizik atarlar.

Kendileri yoktur o sihirli yolda. Hırçındırlar, bir daha bir daha diyen hiç durmayan bir iç sesin haykırışıyla boğulurlar.Orada burada yazdıkları yada çizdikleri, yada söyledikleriyle bir kaç kişinin beğeni dolu sözleriyle bir şeyler yaptığını sanmalarını sağlayan biz şakşakçılar da sanatın katillerindeniz bu koşulda.

Evet şimdi çok daha iyi anlıyorum, "sanatın katilleri amatörlerdir "cümlesinde ki inceliği. Ortaya çıkan şey ne denli güzel olursa olsun, ileriye dönük bir hayali içinde barındırmıyorsa, tutku yoksa yaratılanlarda, vazgeçiş yoksa hayattan ,yapılanlar masturbasyondan başka bir şey değil.

Bunu başkaları yapabilir, ama sanat eğitimi almış bir kişi ne şakşakçı olmalı bu koşulda ne de bu işin içinde, değil mi sevgili sanem?.....

28 Ağustos 2009 Cuma

Huzur....

Bir hafta kadar önce çevreme baktığımda boğulduğumu hissettiğim bir an da kendimi dostum Günter in yanında buldum.

Var olan tüm yeni iletişim sistemlerini, ve dağarcığımıza zorla yerleştirilmeye çalışılan tanımlamaları bir kenara bırakarak eski ama bilindik yöntemlerin çok daha sıcak ve doğru havasında dört günümü Günter le birlikte Norveç kıyılarının fiyortlarında huzur içinde geçirdim.

Aradığım kelime buydu aslında; Huzur.....

Seni ta çocukluğunun o eski günlerinden beri tanıyan, çoğu kişiye göre çok yaşlı ama yüreği pek genç bu dostla ve hafızasında seninle yada sana ait bir çok şeyle sohbetlere dalmak unuttuğum bir şeydi.

"Neleri unuttuk?" diye düşündüm bir anda....

O kadar çok ki unuttuklarımız.

Dokunmayı unuttuk birbirimize, dinlemeye hiç zamanımız yok sanki en çok dinlemeyi unuttuk gibi geldi bir an...

Günter anlattıkça kah gözlerim yaşardı anlattıklarından, kah kahkahalarla gülerken farklı bir yaş geldi gözlerimden.Soğuktu hava ama etrafa bir dostla anıların içinde kaybolabilmenin sıcaklığına etrafımızı saran olağanüstü doğa güzellikleri de eklenince bir başka dünyadaydım sanki. Hiç bitmesini istemediğim bir yolculuğun içindeydim.

Oysa bu ilk değildi benim için.Ergenlik dönemimde annemle beraber yaptığım ve bana düşünemeyeceğiniz kadar zor gelen bir macera için Norveç in fiyortlarında annemle dolanırken çılgın bir anneye sahip olduğuma karar vermiştim.

Ve bu seyahatte Norveç halk şarkılarına annem büyük bir coşkuyla eşlik ederken rock müzik benim için yepyeni bir ufuk açmışken soğuktan donmuş ve annemin;

"Dinle Adan burada suyun sesini duyman için su olman gerekir, hadi su ol" cümlesine hiç anlam verememiştim.

Günter den annemle ilgili hikayeler dinlemek ayrı bir güzellikti. Ergenliğimde yada gençliğimde dünyanın merkezindeyken hep yanımızda olacakmış gibi dışarı da bıraktıklarımız ve onların öyküleri nasıl da anlam kazanıyor birden bire.

Dün çok güzel bir müzik bloğunda aslında pek dinlemediğim bir müzik türünden bir albüm indirdim. Birden bire bu albümü bu yolculuğa çıkmadan önce dinleyebilmiş olmayı istediğimi fark ettim.

Sevgili dostum Günter ile bu yolculuğa bir kez daha çıktığimda dediğim gibi yine dondum, ama öylesine büyüleyici geldi ki bu sefer bu manzara, annemin hiç unutmadığım yüzünü bir kez daha hatırlarken yine bildik Norveç halk şarkıları söyleniyordu. Bu sefer bende katıldım bu halk şarkılarına.

Ve bu albümü dinleyebilmiş olsaydım, bu yolculuk farklı bir anlam bulurmuydu bilmiyorum ama niyese yeniden annem geldi aklıma ve annemin;

"Su ol Adan" cümlesindeki bilgeliği....

Bu albümü dün gece aquavit, yani nasıl desem Norveçlilerin rakısı diyeyim, eşliğinde yudum yudum içtim adeta.

Uğrayın derim bu yere.....

http://ku-ba-ba.blogspot.com/2009/08/vangelis-oceanic-1996.html


10 Haziran 2009 Çarşamba

Aynıysa herşey...

Hepimiz için yaşamımızda önemli rolü olan kişiler vardır.Hatta zaman zaman bu kişilerin başımıza gelebilecek en büyük mutluluk olacağına olan inancımızla onunla bütünleştiğimiz belki de dünyanın bir anlığına durduğunu hissettiğimiz o büyülü anlar da yaşanmıştır. Şanslı azınlıklardır bunları hissedebilenler.Neler yaşanacaksa yaşansın, iyi yada kötü, bunları yaşabilmekte çok güzeldir.

Onu tanıdığımda farklılığını hissetmemek olanaksızdı.Kelimeleri seçişindeki doğallık , kısa ve öz konuşması, kendinden emin ama ukalalığa hiç kaçmayan tavırları, her zaman anlatacak kısa bir öyküye sahip olması ve bunu gerektiği yerde ortaya koyması, herşeyiyle farklıydı.

Fiziksel özelliklerini hiç hesaba katmadan önce saygı uyandıran bilge kişiliği gülümsemesiyle bütünleştiğinde güneşten farksız bir etki bırakırdı insanda.

Çok değil bir kaç dakika sonra sadece bir konuda değil hemen hemen bir çok konuda konuşabileceğin tartışabileceğin bir bilgi birikimine sahip olduğunu hissettiğinde bu minicik bedende bu denli yoğun özellikleri toparlamış olmasına olan şaşkınlığınız geçtikten sonra garip bir saygı duyardınız.

Çok ta güzeldi bunun yanında.

Aşık olunabilecek ve el üstünde taşınacak özenle korunacak nadide varlıklardandı, bana göre tabii. Onu üzebilecek, birini düşünemiyordum, dünyanın en mutlu insanı olmalıydı , yine bana göre....

Hayal dünyası ve yaratıcılığı sınır tanımayan bir özellik taşıdığından onunla birlikte ders yapmak haftanın o günü ve saatini beklemek benim için önem kazanmaya başladığında, duygularımı bir kez daha gözden geçirdiğimde bunların bir öğretmenin öğrencisine duyduğu büyük sevgi ve hayranlık olduğunu tüm hücrelerimde hissettiğimde rahatladım ve bu bedenin içinde taşıdığı ruhu anlayabilme görevi verdim kendime.

Bu görevi kendi kendime vermekteki en büyük etkenlerden bir tanesi de sanat dünyasına saygın bir sanatçı yetiştirmiş olmanın kendimce mutluluğu da olacaktı tabii.

Ne kadar benciliz değil mi?

Bu kararımı ister istemez açıklamak gibi bir dürüstlük örneği de gösterdiğimde gülümseyerek kendisininde zaman zaman bencil olduğunu ve bunun çok doğal olduğunu söylediğinde, öğrenmenin her an her yerde ve her kişiyle olabilme gerçeğini bir kez daha görme eylemindeydim.

Ancak hayatımda ilk kez bir şaşkınlığı aynı dakikalar içersinde yaşadım. Bana dediki, sadece ne kadar yetenekli olduğumu sakın söylemeyin.

Benzer kelimeleri yada da cümleleri bir çok kişiye söylediğinizden eminim diye devam ederken bu anlamda yeteneğimi sadece hissettirin diye eklemeyi ihmal etmedi cümlesine.

Çok sonraları bu cümlesini belkide yaşamımın her alanında anlamaya çalışacaktım.İlk duyduğumda bir insanın dürüstçe bir isteği gibi algılamış ve şaşırmış olmama rağmen, çünkü insanlar övgüleri duymayı ister diye bilirdim,çok üstünde durmamıştım.

Hayatımıza öyle çok insanlar girip çıkıyor ki ve bu insanlar aynı kişiler olmasa da biz aynı kelimeleri kullanıyoruz.Aynı davranışları gösteriyoruz, sanki o kişilerin hepsi aynı kişiymiş gibi.

Hep" seni seviyorum " diyoruz mesela. Ya da "aşkım"

Mutlaka sevdiklerimizle fotoğraflarımız var, yer mekan belki aynı değil, belki de aynı...

Hemen hemen aynı hediyeleri veriyoruz sevdiklerimize...

Kişiye özel, sadece onun için farklı olacak yapabildiğimiz ne var?

Bu konuda beceriksiziz biliyorum, bunun farkındaydı bu güzel ruh, ve istemedi. Sadece hissettirin yeter diyebilecek kadar farkındaydı kendisinin.

Onu duyabilecek kulakların, görebilecek gözlerin olabilmesini hiç bir şeyi istemediğim kadar çok istediğimi hiç bilemedi, çünkü anlatamadım...Alışılmış davranış şekillerinin kurbanlarından bir tanesiydim bende.

Varsa çevrenizde böyleleri "susun" , "hiç bir şey yapmayın" Yapabileceklerinizden çok daha iyidir bunlar inanın.