iç ses etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iç ses etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Mart 2011 Cumartesi

Bloglara Dokunun:)



Bir çok konuda Türkiye ile ilgili haberleri okumak istemiyorum ama istemeden bilgisayarın başına oturduğumda yaptığım ilk işlerden bir tanesi Türkiye ile ilgili haberlere bakmak oluyor.

Gerçekten iç karartıcı bir durum söz konusu. Çok uzun zamandan beri Türkiye de bloglara erişim yasağı var bildiğiniz gibi. Erişim engeli kalktı denilmesine rağmen izlediğim kadarıyla bloglarına kavuşamamış bir çok insan var.

Önemli bir konu aslına bakarsanız...

Size bir link versem tıklarmısınız bilmiyorum ama tıklamama olasılığını hesaba katarak 13 mart 2011 tarihinde yazılmış bir yazıyı buraya almak istiyorum.

"Dijital alemin kıdemli aktörü: Haber blogları

Blogların ortaya çıkışı özellikle ABD’de geleneksel haber kaynağı olarak gazetelerin yalpaladığı ve işlevlerini tam olarak yerine getiremediği bir döneme rast gelir. On yıllık serüvenini yavaş yavaş tamamlayan haber blogları, dinamizmini sosyal medya mecralarıyla birleştirerek bugün adeta küllerinden yeniden doğuyor. Siyasi blogların yıldızının parladığı dönemler esas olarak 2000’li yılların başıdır.

Özellikle 2003 yılında The New York Times gibi saygın Amerikan gazeteleri bile savaş çığırtkanlığı yaparken ve Irak’ta kitle imha silahlarının varlığını halkına inandırmaya çalışırken, bloglar taptaze bir arayışın sesi oldu. Bu dönemde ana akım medyanın yüzyıllara dayanan o Anglosakson basın anlayışının yerinde yeller esmeye başladı. Özellikle gençler, savaş karşıtları ve eylemciler yüzlerini dijital aleme çevirdiler. 2003’te bu farklı sese en güzel örnek saksafoncu John Amato’nun blogu oldu. Dönemin siyasetçilerine olan tepki blogun adından bile belliydi: ‘Sahtekârlar ve Yalancılar’ (crooksandliars.com).

Alternatif bir mecra arayışı böylece blogların patlamasıyla örtüştü. Bu geçen on yıllık süre içinde bloglar olgunlaştı, sürekli güncellenen, emek verilen, bir davası olan bloglar diğerlerinin arasından sıyrılıverdi. Blogcular asla gazeteci olma iddiasını taşımasalar da güçlerini kimi zaman sokaktaki eylemlerden, savaşlardan kimi zaman da doğal afetlerden aldılar. Katrina kasırgası, 11 Eylül, İran depremi, Bombay baskını derken küresel felaketler bloglarla dünyaya farklı açılardan sunuldu. Blogcular her türlü olayı cep telefonlarıyla belgeleyip, haberi yazıp kendi mecralarında yorumlayarak dağıtmaya başladı.

Bütün bunlar olurken gazeteciler blogculara hep üstten baktı. Pek çok gazeteci için blogcular, haber yerine kendilerini öne çıkartan, dedikodu ve söylentiyi haber sanan, yeteneksiz bir avuç amatördü. Blogcuların gözünde ise ana akım medya çalışanları kasıntı, seçkinci ve toplumun haber alma hakkından çok, kendi ekonomik çıkarlarını gözeten kişilerdi. Bu iki zıt grubun çekişmesi artık gerilerde kaldı denebilir. Bugün savaş baltalarının gömüldüğü ve bu iki habercilik pratiğinin senteze vardığı bir dönem artık. Gelişmeler bir taraftan dijital medya düşünürü Dan Gillmor’un tanımıyla dalgaların birbiriyle çarpışması gibi sessiz bir devinime sahip. Diğer taraftan da WikiLeaks örneğinde olduğu gibi sıçrayıp, yılların kurumsal dengelerini altüst edebilecek kadar yıkıcı.

Bloglar her ülkede farklı gelişimler gösteriyor.

Örneğin Fransa’da internetin doğasına aykırı bulunacak uzunlukta yazılar bloglarda yerini bulabiliyor.

İtalyan blogları ise her fırsatta merkez medyaya sataşıyor ve İtalyanlar Berlusconi’ye karşı muhalefeti tamamen bloglarda sürdürüyor.

ABD’de bloglar çok çeşitli ancak yerini sağlamlaştırmış, saygın haber blogcuları Obama’nın basın toplantılarında ön sıralarda yerlerini alıyorlar.

İngiltere’de blog kültürü siyaset yaşamının bir parçası. İşçi Partisi’ne yakın bloglar Muhafazakârları adım adım izliyorlar; muhafazakâr bloglar da İşçi Partisi’ni. Bu bloglarda çıkan haber-analiz yazıları Parlamento’da hararetli tartışmalara yol açıyor. İngiltere’de bloglar alemi kıpır kıpır.

Yunanistan deseniz, ülke genelde bloglara soğuk bakıyor. Protesto geleneğini demokrasi kültürünün bir parçası olarak yaşayan Yunanistan’da, sokak eylemlerini tetikleyen blog örnekleri neredeyse yok denecek kadar az. Genelde bloglar siyasal parti çizgisindeki gruplarla öne çıkıyor. Özellikle Yunan politikacıların en çok başını ağrıtan, anonimlik kalkanına sığınarak yazılmış ve siyasetçilere, iş çevrelerine ve devlet memurlarına iftira attığı iddia edilen bloglar.

Çin’den Endonezya’ya, Japonya’dan Brezilya’ya kadar bloglar farklı şekillerde var oluyorlar. Ancak kuşkusuz en fazla heyecan uyandıran bloglar dijital aktivizme konu olanlar.

Mısır ve İran blogosferi baş döndürücü bir etkiye ve muhalefet potansiyeline sahip. Aslında son dönemde Mısır’da gördüğümüz kitlesel başkaldırılarla ve sosyal medya ilişkisinin özünde Mısır blogculuk geleneği yatıyor. Aslında Mısır’da politik blogların varlığı 2000’lerin ortasından itibaren hissedilmeye başladı. Zaten sivil toplum da bu yıllarda ‘Kifaya’ (Yeter) hareketiyle canlanmıştı. Solculardan liberallere, feministlerden İslami gruplara kadar muhalifler, Mübarek rejimini protesto ediyor ve başkanlık seçimlerine birden fazla adayla gidilmesini istiyorlardı. Bu çok parçalı protesto eylemleri politik blogları iyice hareketlendirdi ve 2011’deki hareketlerde Twitter ve Facebook kullanımının ilk sinyallerini verdi.

İran ise tüm sansüre ve baskıya inat dünyanın en zengin blog alemine sahip. İnternetin merkeziyetçi denetime kafa tutan yapısı gençlerin, gazetecilerin ve aydınların yüzünü bloglara çeviriyor. 2008 verilerine göre[**] sürekli güncellenen 60.000 blogtan bahsediliyor. İnternetin merkeziyetçi denetime kafa tutan yapısı gençlerin, gazetecilerin ve aydınların yüzünü bloglara çevirmesine neden oluyor.

İnternet kültürünün en kıdemli aktörü olan blogların baskı rejimlerine bir ‘klik’le demokrasi getiremeyeceğini anlamak zor olmamalı. Katliamlar, savaşlar, kıyımlar Twitter ve blog çağında da tüm hızıyla sürüyor. Ancak hiçbir şeyin üstü kapatılamıyor ve internet dünyasında halk, olayların parçası haline geliyor ve sürece dahil oluyor. Bloglar ve sosyal medyanın en etkin gücü ise protesto eylemlerini örgütlemek. İşte tam da bu özellikler blogları dijital alemin önemli bir aktörü haline getiriveriyor.

[*] Bu yazı Zeynep Atikkan ile birlikte kaleme aldığımız Blogdan Al Haberi. Haber Blogları, Demokrasi ve Gazeteciliğin Geleceği Üzerine (Yapı Kredi Yayınları Cogito Serisi, 2011 Mart) adlı ortak çalışmamıza dayanarak yazılmıştır.

[**] John Kelly ve Bruce Etling, “Mapping Iran’s Online Public: Politics and Culture in the Persian Blogosphere”, The Berkman Center for Internet & Socity at Harvard University, Nisan 2008.


DOÇ. DR. ASLI TUNÇ İstanbul Bilgi Üniversitesi"
Bağlantı
yazının aslı için tıklayabilirsiniz

Çok güzel bir yazı, kendimi hiç bir anlamda blog yazarı gibi görmemiş olsam bile sonuçta bir blogu olan kişi durumundayım.

Özellikle facebook üzerinden "bloguma dokunma" grubunda olup bitenlere göz attığım zaman çoğunlukla midem bulanıyor. Bloglara Türkiye' de uygulanan sansür az bile diyesim geliyor....

Eğer bunlar gerçekten blog yazarlarıysa vay bu ülkenin başına diyesim geliyor, yada olup bitenler hiç şaşırtıcı değil desem çok doğru olacak gibi gözüküyor.

Ne yazık ki bu ülkedeki blog sahipleri neredeyse tamamiyle kişisel duygu ve düşüncelerle kendileri için varlar. Bunu yaparken de doğru düşünce, ciddi bir amaç gibi insanı geliştirecek çoğu özellikten de yoksunlar.

Gerçekten çok yazık...

25 Ocak 2011 Salı

Ah şu edebiyatçılar!



Bir kaç gündür tesadüf sonucu okuduğum bir haber ile kafam oldukça karışmış durumda.

İnternette, yurtta neler oluyor diye yaptığım bir gezinti karşıma ilginç bir haberi çıkarttı.

Bu haber; "Şair Lale Müldür'den edebiyat dünyasını sarsacak iddia: Nilgün Marmara intihar etmedi öldürüldü!" şeklinde şok edici bir başlıktı benim için.

Belki haberi okudunuz, okumadıysanız aşağıdaki linki tıklayarak okuyabilirsiniz;

tıklayın

Lale Müldür, bir kaç şiiriyle sevdiğim edebiyatçılar arasındadır. İlginç bir kişiliktir bildiğim kadarıyla, ama Türk edebiyatında şiir dünyasına kattığı bir çok zenginlik vardır bu anlamda kendisine saygı duyarım.

Nilgün Marmara ise her koşulda ilk tercihimi oluşturacak edebiyatçılardan.

Çoğunluk içinde bu haberin sıradan olmadığına inanıyorum. Anlaşılabilir bir gerçekliği yok bu açıklamanın benim için. Kafam gerçekten basmıyor; bir insan böylesine önemli bir konuda neden yıllarca suskun kalır?

Bir başkası olsa, herşeye rağmen bu suskunluğu anlayabilirim ama söz konusu Lale Müldür olunca bu suskunluğun anlamsızlığı da kendiliğinden ortaya çıkıyor. Pek çok konu da oldukça yırtıcı bir karakter sergileyen sayın Müldür ün bunca yıl suskun kalmasının affedilecek bir yanı yok.

Ne kadar gerçeği içinde barındırıryor bu konu onu da anlayabilmiş değilim.

Anlayamadıklarım arasına edebiyatta bir yerlere gelmiş kişilerin son derece anlamsız davranış sergilemesi de var.

Beni içten yaralayan ise çok daha farklı bir konu aslına bakacak olursanız. Sayın Müldür intihar gerçeğinin dışarıda kalan kişilerin dünyasında nasıl önemli bir rol oynadığının sanırım farkında değil.

Hepimiz ölüm olgusunu doğal karşılayabiliriz. Var olduğumuz andan itibaren iç içe olduğumuz bu gerçek bazen kişinin kendi isteğiyle bir son bulabilir. Buna hiç itirazım yok.

Ama yine de ötelediğimiz gerçeklerimizdendir ve sevdiğimiz kişilerin bir anda intihar ederek bizden uzakta bir yere yerleşmesi kabulde zorlandığımız şeylerden biridir.

En azından benim için öyle...

Bir intiharın ardından hayata yeniden tutunabilmek, bunun nedenlerini sorgulamak kolay hazmedilir bir şey asla değildir. Hep bir şeyler eksik kalır bundan sonra hayatınızda. Yarım tebessümlerle dolaşırsınız. Çünkü ret eder bir yerde mantığınız bu gerçeği.

Yinede devam eder yaşam, nasıl geçtiğini bir tek siz bilebilirsiniz. Bir şekilde dinginleşir dünya herşeye rağmen, kabul edersiniz büyük bir kederle.

İşte Nilgün Marmara nın sevenlerinin de neler yaşamış olabileceğini bir parça bilirken bu kabul sürecinin dinginliğindeyken birinin çıkıp asla kapanmayan yarayı yeniden kanatması ve bambaşka yeni acılar ve sorular oluşturması haksızlıktır.

Hiç kimsenin hiç kimseye bu haksızlığı yapma özürlüğü yoktur.

25 Aralık 2010 Cumartesi

Happy new years




Herkese mutlu yıllar...


Jethro Tull- Holly Herald

7 Kasım 2010 Pazar

Gabriel Marcel




Varoluşçu felsefecilerden Gabriel Marcel gerçekten ilgi çekici bir düşünür.

Katolik inancı seçerek ona bağlanan ve tanrı tanıyan bir varoluşçu.

Bazı düşüncelerine katılmadan edemiyorum. Ona göre paramparça bir dünyada yaşıyoruz. İnsan sosyal yaşamda bir vida haline gelmiş. İnsanlar, istatiksel sayılar haline getiriliyor. Böyle bir dünyada sahip olmak, varolmaktan daha önemli hale getiriliyor...

Marcel'e göre bağlanılacak biricik varlık Tanrı'dır. Doğal olarak ona bağlandığında sadakat gerekecektir. Sadakatı uyuşuk bir boyun eğme gibi ele almıyor.

Ve ister istemez sadakatı bir şekilde yerine getirirken alınan hazla yaşama daha sıkı tutunabilirsin, demeye getiriyor...

Kısacası 1889-1973 yılları arasında yaşamış bu düşünür mutluluğu inanmakta bulanlardan. Yaşamı nasıl geçmiştir, mutlu mu, mutsuz mu? pek bilemiyorum ama bazı cümleleri ilgi çekici...

"Sır; benim içimde olan ve bu nedenle de bütünlüğü ile benim karşıma konulamayan şey. Ben nasılsam, içimdeki sırra örülmüş biçimdeyim. Önemli olan, sorunu aşmak ve sırra doğru yol alabilmek."

"İyilik; gelecekte olacak her şeyin iyi olacağı beklentisidir."

Düşüncelerini okudukça mutlu olduğuna karar veriyor gibiyim. İşte bu aşamada başka bir düşünce beynimi kemirmeye başlıyor.

Asla mutlu olamayacağım...

13 Şubat 2010 Cumartesi

Sevgiliye yeni mektup...



Hiç bir yere sığmıyor ne ruhum ne bedenim...

Özel günlerde biraz daha huysuzlaşıyorum yine bencilliğimden, sensizliğimden...

Sensiz geçen günleri saymaktan vazgeçtim, taşıyamadım günlerin hızla çoğalan ağırlığını.

Tüm gün boyunca o çok sevdiğin ezgiyi dinledim .Ve ne kadar haklısın sevmekte Beethoven ı ve yine o çok sevdiğin Sarah Brightman ne kadar güzel seslendirmiş"Figlio Perduto" yu.Beraberken aldığım hazdan farklı bir hazdı inci tanem. Gözlerimi kapatıp dinleme anında yüzünün aldığı şekli hayal ederken yaşadığımı duyumsadım. Bu anın dışındakiler zorunlu bir nefes alışveriş.

Tanımış olsaydın çok seveceğini ve anlaşacağını düşündüğüm bana göre gerçek bir sanatçı olan Sanem Uçar ın dizeleri beynime kazınmış bir şekilde çakıldı, hiç çıkmıyor dizeler aklımdan seninle birlikte.

"İçimizde kopan

fırtınaların yanında

olsa olsa

birer rüzgar

yaşadıklarımız"

Biliyormusun bir tanem bir kaç gün önce Munch müzesinde bir çalışmadaydım.Yapılacak bir sürü iş varken ve tembelliğiyle tanınmış ben, düşünemeyeceğin kadar çalışkan bir tavırla iş başındaydı.Herkes son derece memnunken hayatından kimse benim kadar mutlu olamazdı. Munch a ait her şeye dokunurken sana dokunuyordum sanki. Senin kokun dalgalanıyordu, gülüşlerin yankılanıyordu odalarda.Munch gurur duyardı bu kadar doğru bir şekilde sevildiğini görse senin tarafından.

Çok başarılı bulundu çalışma, kutlandım.

Kutlamaları kabul ederken yanıbaşımdaydın, elin avucumdaydı.

Kimse görmedi, kimse bilmedi.O sadece kadınlara özgü yaratma güdünle var ediyordun yine.

O kazı çalışmalarından gelişini hatırladım bugün. Nefret ederdim ülkemin bu zenginliğinden, dağ taş tarih kokuyorken seni bir süreliğine benden alan ayrılıkları yaşatırdı çünkü.

Ama sonra o dönüşlerinin muhteşemliği yok muydu, nasıl anlatılabilir ki o mutluluk.

"Üzerimde yüzyılların tozu var " diyerek banyoya gidip yıkanış esnasında güneşin kararttığı ve garip şekillere dönmüş tenini severdim.Avuçlarımın arasında minicik bir kız oluverirdin.

Özlem bitmiyor bir tanem, katlanarak büyüyor ve sığmıyor hiç bir yere ne ruhum ne de bedenim...

21 Ocak 2010 Perşembe

Gece yarısı sanrısı...



Bazen "sus" diyorum kendime, hatta hiç sesini çıkartma, yokmuş gibi davran...

O kadar yanlış olan şey varki çevremizde...

Ve yanlışlara alkış bile var, duyulmaz sesin...

Camille Claudel in canına okuyanlardan biri Rodin. Duyuramayınca sesini bir tımarhanede son buldu yaşantısı.

O zamanda bile Rodin in bir çok eserini Camille Claudel in yaptığı dedikoduları dolanırken hiç önemsemeden söylenenleri inandığı gibi yaşamasına devam etti bu kadın.Büyük eserler ortaya çıkararak...

Ama 21. yüzyılda Camille Claudel e ait eserlerden bazılarının Rodin in eserleri şeklinde sunulmasına dayanamıyorum.

Bu haksızlık...

Kesinlikle Rodin çok büyük bir sanatçı ama Camille Claudel onun gölgesinde kalmayan ve çok daha büyük değerler üreten ve daha da üretebilecekken hayata tutunamayan sanatçılardan.

Ve bu sunumlar yapılırken bilen bilmeyen herkesin;" mükemmel, olağanüstü" demelerine seyirci kalmak neye ihanet bilemiyorum?...

Camille Claudel e mi?

Sanat a mı?...

Yoksa kendime mi?...

Sanki Camille Claudel in "sus " diyen sesini duyuyorum,kardeşi Paul a yazdığı mektup geliyor gözlerimin önüne;

''Akıl hastanesi! Evim diyebileceğim bir yere sahip olma hakkım bile yok! Onların keyfine kalmış işim! Bu, kadının sömürülmesi, sanatçının ölesiye ezilmesi... Mahsus kaçırdılar beni, onlara tıkıldığım yerde fikir vereyim diye, yaratıcılıklarının ne kadar sınırlı olduğunu biliyorlar çünkü.

Kurtların kemirdiği bir lahana gibiyim şimdi, yeni filizlenen her yaprağımı büyük bir oburlukla mideye indiriyorlar...


Bilmiyorum, kaç yıl oldu buraya kapatılalı, ama tüm hayatım boyunca ürettiğim eserlere sahip çıktıktan sonra şimdi de kendilerinin hak ettikleri hapishane hayatın
ı bana yaşatıyorlar...

Bütün bunlar Rodin şeytanının başının altından çıkıyor, kafasında bir tek düşünce vardı zaten kendisi öldükten sonra benim sanatçı olarak atılım yapıp onu aşmam, bunu engellemek için de yaşarken olduğu gibi ölümünden sonra da ben hep mutsuz kalmalıydım... Her bakımdan başarıya ulaştı işte!
Bu esaretten çok sıkılıyorum...eve hiç dönemeyecek miyim, Paul?''

Akıl hastanesinde ki bir kadının saçmalamaları diyebiliriz kolaylıkla ama sorduğu bir soruyu sormadık mı kendimize?

“Bu kadar yalnız kalmak için ne yaptım?”




25 Eylül 2009 Cuma

Görünsün karşıdan İstanbul şehri!


Bir kaç gündür içimde garip bir huzursuzluk var. Aslında bu huzursuzlukla bir ömür geçirmiş olduğumu yeni yeni fark ediyorum.

Bir yere ait olamamanın verdiği tatsız bir duygu bu.

Hemen her yerde duyabilirsiniz bu yabancılığı.En yakın dostlarınızın ve sevdiklerinizin arasındayken bile bir şeyler vardır, siz oraya ait değilsinizdir ve soru bankası gibi çalışan beyniniz üretmeye başlar soruları....

O zaman nereye aidim?....

Hep ötelediğiniz bir yanıt vardır aslında; "Bir yere ait değilim" ama öylesine güzel gizlersiniz ki bu cevabı sanki bu cevap sizin toz şeklinde bulutlara karışmanıza sebep olacaktır.Ve bundan korkarsınız...

Korkularınızı doğru bir şekilde yönlendirmenin yolunu bulup bulmamak belki becerinize kalmıştır, yada genetik şifrenizdeki yeteneğe....

Bu duygularla boğuşurken yine Norveç li bazı arkadaşlarımla birlikte kurmuş olduğumuz jazz grubunda bagetleri sallarken aksak ritim çaldığımı fark ettiğimde, beraberinde gelen doğaçlama bir yanım Türkiye ye doğru uzandı.

Aksak ritimlere hiç alışmamış kulaklar için etrafa yayılan ritimler büyük bir beğeni kazanırken sanatçılar için alkış ın önemi olduğuna inanan düşünceye inat alkışların bir an önce bitmesini ve evime dönen yolda olmayı istediğimi fark ettim.

Güzel bir konserin ardından hemen evine kapanmak isteyen sabırsız, telaşlı ve uyumsuz "ben " sanatçı kaprisi adı altında tanımlanırken içimde yaşattığım fırtınanın sendelemesindeydim oysa. Hissettiklerimizin dışarıya yansıması zaman zaman yanlış anlaşılsa da, sahipken sahip olduğumuzun farkında olmadığımız kaybettiklerime dönme telaşımı kim anlayabilir ki?

Hiç bilmediğim bir müzik ti oysa Türk Sanat Müziği ülkemdeyken. Ya da tercih etmediğim diyeyim... Bu gece 40 yaşımdan sonra tanıdığım bir sanatçının albümünü dinlemek için koşar adımlarla evime gitme telaşımı anlar mı Norveçli arkadaşlarım?

Nazım orada da büyük bir dev ken aslında bu müzik için yazdığı şiirin anlamını anlatabilirmiyim onlara.


Martılar ah eder, çırparlar kanat
Deryalar açılır, kat kat...
Gayri beklemeye kalmadı tâkat
Görünsün karşıdan İstanbul şehri...

Dalgalar yar beller, kopar kıyamet!
Deryayı kan eder, kan eder hasret
Gayri beklemeye kalmadı tâkat,
Görünsün karşıdan İstanbul şehri’....


Ey büyük usta!

Affet beni.

Ülkemdeyken Mesut Cemil i isim olarak bilsem de bu şarkıyı bilmezdim, ve sözlerini hiç bilmezken seni sevdiğimi söyler dururdum. Ne kadar eksikmiş sevdiklerim bile...

"Görünsün karşıdan İstanbul kenti!!! " Çamurunu, pisliğini, keşmekeşliğini, neleri özlediğimi bir bilsen!!!!

Ve yine bana bir çok anlamda bambaşka ufuklar açan Münip Utandı yı hayatıma katarken yürümeye yeni başlayan bir çocuğun sendelemesi gibi hayatım...

Teşekkürler, eksiklerimi görmemi sağlayanlara teşekkürler....

15 Eylül 2009 Salı

Kaçan uykunun ardından


Kapımı çaldığında yatmaya hazırlanıyordum. Tam uykunun kapımı çaldığı bir zamanda, başka bir kapının çalmasını garip bir tereddütle açıyorsunuz.Her ne kadar dünyaya bakışımızda kendimizi insanlığa ,doğruluğa ve güzelliğe adamışlık var gibi olsa da içten içe beslediğimiz bir bencilliğin gerçeğin de "hoşgeldin"diyebildim.

"Konuşmak istediklerim var, uygun zaman değil ama birileriyle konuşmalıyım" derken ona verdiğim cevap ta ister istemez bir yalanı içinde barındırıyordu.

Aaa olur mu hiç, önemi yok....

Sessizce kanepeye oturdu ve anlatmaya başladı....

Klasik, sıradan yada bildiğimiz şeylerdi anlattıkları.Olayın kendisinde değilim.Önemli olan yaşanılanlar karşısında kendini kötü hissetmesiydi. Ve bende ister istemez kaçan uykumun ardından her zamanki "ben" haline çoktan dönmüştüm.

İlgili, dinleyen, yargılamayan, çare bulmaya çalışan her zaman ki Adan...

Hani bazı insanlar vardır, ilk gördüğünüzde onu sımsıkı sarmak kucaklamak istersiniz ya, kaç yaşına gelirse gelsin içinde taşıdığı yürekle her zaman çocuk olarak kalacaktır...

O da öyledir....

Ve bu insanlar etrafa yaydıkları enerjiyle bir güneş gibi ısıtır içinizi....

O da öyledir....

Hiç kimse onları üzemez kıramaz sanırsınız, onlar evinizin en değerli biblosu gibidir..

O da öyledir....

Ama en çabuk kırılanlardandırlar aslında. Bir şekilde sabretmeyi öğrenmişlerdir, ama yine de bir sınır vardır ve sınırın ötesinde karşınızdaki çocuk kalpli kişi dünyanın en yaşlı insanına dönüşmüştür. Güneş, yağmura....

"Herşeye rağmen mutluluk" ilkesinin savunuculuğunu yapan Tom Robbins in yazılarındaki gerçek kişi gibi gördüğünüz bu sevimli yaratığın üzülmesine dayanamazsınız.

Kimse üzülmeyi hak etmiyordur, ama o asla....

Anlatırken tane tane anlatır, sözcükler dilinden dökülürken nasıl becerdiğini bir türlü çözemediğim bir usbupla salt hissettiği duyguların aktarımıdır. Ve bu yüzden deler geçer sizi...Güzel tüm duygularını herkesle paylaşırken ,hüzünlerinde yalnızlığı seçer çoğunlukla ama son noktada "duvara konuşmak istemedim bu yüzden geldim" cümlesiyle kapınızın çalındığı o anda bir an için içinde hissettiğiniz bencilliğiniz gelir aklınıza ve kendinizi bir kez daha kötü hissedersiniz.

İkinci aşamaya geçtiğinde, yani onu bu duyguları hissettirmeye götüren sebepleri dinlediğinizde bedeninde iki gözden çok daha fazlasına sahip olduğuna inanırsınız.

Asla göremeyeceğim şeyleri görmüştür. Asla duyamayacağım şeyleri duymuştur.

Bir insan, bir insanın hüzünleriyle büyür mü?

Onu dinlerken büyüdüğünüzü hissedersiniz. Oysa taşıdığı o sevimli yürekle minicik bir çocuktur...

Bir kaç saatte dünyanın en bilge kişileri kulağınıza binlerce fısıltı yerleştirmiş gibi bilgilendiğinizi hissedersiniz.

Ve bütün bunlar bir insanın hüzünlerinden, kırılmışlıklarından oluşmuştur.

Mutluluklar kolay paylaşılıyor dostlar, mutluluklardan da öğrendiğimiz şeyler var elbette ama asıl öğrendiklerimiz hüzünlerden mi doğuyor dersiniz?

13 Ağustos 2009 Perşembe

Diyemediklerim...

Bazen hiç beklemediğiniz sorularla karşılaşırsınız. Vereceğiniz yanıtlar vardır belki ama bu cevapların ne kadarını vermek istediğinizi bilmemenin şaşkınlığında donup kalırsınız.

Karşınızdaki kişi insanca bir olguyla yaklaşıp size bir soru soruvermiştir ve çok basit gibi gözükmektedir aslında yanıt.

Ama....

Ama veremezsiniz yanıtı...

Aslında; hergelenin, işe yaramazın tekiyim demek gelir içinizden,aldığım onca eğitim ve aslında kariyer olarak iyi yerlerde olmam bu gerçeği pek değiştirmiyor çünkü bir insanı kırdım yok ettim ve arkasından dağıldım demek ve bunu anlatmak o kadar kolay değil.

Şimdi ise çekildiğim köşemde kendimi cezalandırma işiyle uğraşıyorum diyebilmekte kolay değil...

Şu anda yaptığım hiç bir şeyin benim için anlamı olmaksızın köşemde olup biteni sessizce izliyorum diyebilmeyi isterdim...

Dünya yine bildiği hızla ve açıda dönmeye devam ediyor ve biz insanlar alışkanlıklarımızı yerine getirmeye çalışıyoruz ama gerçekte ne yapıyorsun sorusunun yanıtını verebilmeyi çok isterdim.

Ellerim ve parmaklarım çamura, mermere yine dokunuyor, yada bagetlere, yada deriye...

Kulaklarıma yine güzel melodiler geliyor, gözlerim yine anlamlı renkleri ve yazıları ayırt edebiliyor.

Edebiliyor, edebiliyor ama....

Amaların devamını kendi içimde bile getiremezken eksik kalıyor, tamamlanmıyor cümleler.

Hep bir yerlerde güdük kalmış duyguların egemenliği hakim. Güzel insanlar görüyorum orada burada. Hiç tanımasam da onları, onlar adına kaygılanıyorum anlamsız bir şekilde. Kendimi görmemezlikten gelmenin huzuruyla kalplerini kıracak bir olgu varmıdır yokmudur diye düşünüp yapmış olduklarımın affettirilmesi gibi garip bir kandırmacayla nefes alıyorum.

Ve insanoğlunun o güçlü imgesi altında ne kadar zayıf olduğunun yansımasını hissediyorum kalbimde.

Yaşamın anlamını bulanlara sıkıca o anlama sarılmalarını, başka bir şeyle ilgilenmemelerini dilemekten başka bir şey gelmiyor bir de elimden...

30 Mayıs 2009 Cumartesi

Sevgiliye Mektup

Sensizliğin tam yetmiş üçüncü günü bugün. Yarın bunun yetmiş dört, öbür gün yetmişbeş olma gerçeğini kabullenmekte ne kadar çok zorlandığımı bir bilsen....

Ve bu sayıların hızla artacağını bilmek öldürüyor beni.

Tam bunu düşünürken Nazım Hikmet geliyor aklıma sinirleniyorum Nazım a, nasıl der alışırsın bir tanem diye, nasıl der!!!!

Gidebileceğim en uzak köşedeyim artık.

Sen olmadan aynı şehrin havasını soluyabileceğimi hiç aklıma getirmedim.Hemen her yerde senin izlerin varken bunu yapabilmek kolay değildi bir tanem.

Arkada anılar bırakılmıyormuş bunu öğrendim bu yetmiş üç günde. Ya da ben beceremedim.Çekip gitmelerime alışıktım önceleri, ama bu sefer öyle kolay olmadı canımın içi."Yaşlanıyorsun artık" diyorum kendime ama biliyorum bedenimin ve ruhumun neden ret ettiğini bu durumu.

Yoksun....

Ellerimle çamuru şekillendirirken bakıyorum ortaya çıkan yüz senin yüzün. Saçlarını tarar gibi dokunuyorum çamura. Saçını, burnunu, gözünü şekillendirirken gözlerimi kapatıyorum ordasın yanımda sanki ama biliyorum;

Yoksun....

Nasıl zor geliyor nefes almak biliyormusun?

Gecenin ve gündüzün birbirine karıştığı bu kentte tıpkı şehir gibi karışığım. Geçen gün gittiğim bir birahane de iki sevgili yanyana otururken sesleri yükseldi tartışmaya başladılar. Nasıl baktıysam yüzlerine, adam; "Ne bakıyorsun, tartışamayacakmıyım sevgilimle dedi" bana.Tek bir cevap bile veremedim, korktuğumu düşündü sanırım sesimin hiç çıkmamasından ve sessizce koşar adımlarımla oradan çıkışımdan.

Oysa öylesine kıskanmıştım ki onları. Nasıl anlatabilirdim şu anda aslında dünyanın en mutlu insanı olmaları gerektiğini.

Yanyana olmak, nefesini duymak, gözlerinin içine yeniden bakabilmek için neler vereceğimi, anlatabilirmiydim?, anlayabilirmiydi?....

Saatlerce yaptığımız tartışmaları özledim. O tartışmalarda büyürdüm ben seninle. Farkında olmadığım bir çok şeyin farkındalığını oluşturan ve yaşatan sevgili, seni özledim.

Yeni bir dil yaratmalıyım özlemimi anlatabilmek için. Bildiğim hiç bir dil bunu anlatmada yeterli değil.Neleri özlediğimi bir bilsen ve bu özlemle yaptığım saçmalıkları sana bir anlatabilsem.....

Koca çocuğun, yaşamaya devam ederken, etmek zorundayken insan olmanın dayanıklılığının gönüllü temcilsicisi bu karanlık kentte.



27 Mayıs 2009 Çarşamba

William Shakespeare

Onu ilk tanıdığımda 14 yaşındaydım. İsmini daha önceden de duymuştum. Hatta "olmak yada olmamak" cümlesini çok iyi biliyordum .

Kullanmıştım da bu cümleyi, anlamını hiç düşünmeden.

Bilmek ve tanışmak çok farklıymış bunu ilk kez Türkçe dersinde o naif öğretmenimin sesinden bir sonnet ini dinlediğimde fark etmiştim.Diyordu ki o naif kadın;

Yıldızları süpürürsün, farkında olmadan.
Güneş kucağındadır, bilemezsin
Bir çocuk gözlerine bakar, arkan dönüktür....

Gerisi de vardı şiirin ama bu üç dize nasıl çakılı kaldıysa beynimde bilgisayarla tanışıp mail adresi aldığımda imza olarak kullanırken bulmuştum kendimi.

Özellikle o son satır, o son satır var ya dünyayı durduruvermişti bir anlığına, dün gibi hatırlıyorum.Cevabı verilmemiş sorularımın yanıtıydı bu üç satır.
Hep arkası dönüktü büyüklerimin ve sonrasında ben bakamaz omuştum insanların gözlerine suçluymuş gibi.

İlk gençlik yıllarımın biricik dahisi William Shakespeare 1564 yılında İngiltere de dünyaya geldi. 1616 yılına kadar devam eden yaşantısında kendi çağının çok ötesinde olmakla birlikte içinde yaşadığımız 21. yüzyılınında ötesindedir dersem hayranlığıma bağlarmısınız?

BBC nin yaptığı bin yılın dahileri oylamasında herkesi geride bıraktığını söyleyeyim o zaman.Bu anlamda hiç bir kargaşa çıkmadı bu sonuçtan. Hatta The Washington Post; " Sorusu olan var mı?" diye karşı olabileceklere meydan okudu.

İlk gençlik yıllarımı geride bıraktıktan sonra gittikçe artan bir ilgiyle Shakespeare hayranlığımla tüm eserlerini okumaya çalışırken diyebilirim ki onu büyük yapan evrensel temaları konu almasıdır. Ve bunları konu olarak ele alırken kullanılan kelimeler ve cümlelerle ustaca işlenmiş olması onu dahi sınıfına kolaylıkla sokabiliyor.

Kendisiyle ilgili çok fazla detaylı bilgiye sahip değiliz. Elimizdeki kesin bilgiler baba John Shakespeare in dericilik ve ticaretle uğraştığı ve Shakespeare ile birlikte beş çocuğu olduğudur.
Zengin sayılabilecek bir ailenin çocuğu Shakespeare. Bu sebeple yöredeki dil okulunda öğrenim gördüğüne inanılıyor.Tersini savunanlarda var.

Kısacası net bilgilerin elimizde olmaması onun dahiliğini gölgeleyemiyor.
Yaşadığı dönemin Rönesansa denk geldiğini biliyoruz. Doğal olarak klasik çağ kültürüne olan ilgiyle Shakespeare in eserlerinde de bu konuları ve o dönem özelliklerinin anlatıldığını biliyoruz.

Çok sevdiğim şairimiz Can Yücel çevirisiyle;

66. Sone

Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,
Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
Değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
O kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,
Ezilmiş, hor görülmüş el emeği, göz nuru,
Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen' e
Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
Seni yalnız komak var ya, o koyuyor adama.

Çeviren: Can Yücel



Tired with all these, for restful death I cry,
As, to behold desert a beggar born,
And needy nothing trimm'd in jollity,
And purest faith unhappily forsworn,
And guilded honour shamefully misplaced,
And maiden virtue rudely strumpeted,
And right perfection wrongfully disgraced,
And strength by limping sway disabled,
And art made tongue-tied by authority,
And folly doctor-like controlling skill,
And simple truth miscall'd simplicity,
And captive good attending captain ill:
Tired with all these, from these would I be gone,
Save that, to die, I leave my love alone.

Değişmiş mi bir şeyler?