şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Mart 2013 Salı

Açılmamış Kapılar




Sevdiğin kentlerin selamı sanki
Sülüs kamyon şoförleri
Kufi hamallar

Anılar hep sonbaharda gibidir
astrakan gecede
süt yıldızlar


Belleğinin yerini tutar kadehindeki
İvedi sarmaşıklar

Hayatını sarsan binbir andan
adlarını yıllara
veren yargıç krallar

Ne varsa yarım kalmış, geleceğindir
Bir kez girilmiş sokaklar
Açılmamış kapılar

Bilir misin iki kökeni var hüznüniyetinin:
çiçek durumu aşklar,
yaprak düzeni siyasalar.

Cemal Süreya

30 Mart 2012 Cuma

Yüreğimin yakınında çırpınan bu yürek




Yüreğimin yakınında çırpınan bu yürek
Umudum ve varsıllığımdır benim,
Mutsuzum ayrılırsak
Ve mutluyum öpüşler arasında;
Umudum ve varsıllığımdır – elbet! –
Ve bütün mutluluğum.

Çünkü orada, bazı yosunlu yuvaların içi gibi
Çalıkuşu saklar çeşitli mücevherleri,
Gözlerim ağlamayı öğrenmeden evvel
Biriktirmiştim, benimdi bu define
Onlar gibi bilgece davranmayalım mı
Aşk bir gün sürse bile?

James Joyce

11 Eylül 2011 Pazar

Barışın Tadı



Bir ağaç, kesebilirler ağacı,
Ağacın ne gelir elinden?

Biraz çaba, testere falan,
Eh, az çok da zaman,
Ağaç devrildi gitti.

Bir kuş, vurabilirler bir kuşu
Bir el ateş ya da bir iki taş
Bir avuç tüy düşer toprağa.

Bir öküzün ya da bir atın
İşi kolay görülür ve hazırdır
Kesimevinde kasap önlüğü.

Bir çocuğun, oğlan ya da kız,
Ne gelir elinden katile karşı?

Bakışlar, diyeceksiniz şimdi,
Ama gözü dönmüşse katilin
Ya da kimse yoksa ortada?

Bir adam, koca bir adam da
Bir kuş gibi avlanabilir,
Belki daha da kolay hatta.

Bir ağaç, bir kuş, bir öküz, bir at
Bir çocuk, bir adam
Yok oldular işte ard arda.

Ama dostlarım, hepimiz olsak
Ne bok yiyebilirler
Onca insanın karşısında?

Ne yapabilirler
Direnen halklara?


Eugène Guillevic

Çeviri: Cemal Süreya

2 Haziran 2011 Perşembe

Çölde Gizli Bezginler




bir çiçek bahçesinde geceye durgun kalışın yağmur sıcağı gibi
öptüm sonsuz gidişinden. saçlarının seyriyle seni

yolları aşklara davul çalıp çağrılmış yalnızlarla dolduran
akreplerdir duygunun. karanlık ordulara güneşsiz sokulan

bunlar canlanınca ne ateş kirli taşlar ne böcek
şakakların sıcağında kuytu bir ses büzülüp ölecek

sabahsız kuşlara koşarsa durur mu evreni omuzlarında
bahar şenlikleriyle. sürdüren ellerini yangın borularında

şaşkınlıkla başladı bu atlar bu savaşlar insan buluşlarından
burda biter düğün. gidilir mi evin soğuğuna çölün sıcağından

gemilerimiz saklanır.ağzımızda bir aşk kaçışı vardır buluşmaların
saplandık tadına.durduk alnında yüreğe vuruşların

yollar sellere gider. açılır parklar artık kuşlar dağılır
bir aşkı gözyaşlarıyla bulvara çağırmak hiç keseye mi kalır

çizildi yalnızlar. senin gelişin ne de süvari köprünün diplerinde
geçer üstümüzden yağmur alan donanmalar. kürek sesleriyle

koşu bitince aşk bir yorulmadır kaçılmaz kırbacından
sayılır günü geçmiş anlar boşalan hangi tüfeğin arkasından

oturur iki bakış ormanından gerilip bir masayı kollar
uzayıp uzaya giden akrebe katlanıp zincire gelmeyen yolcular

bu bizim sesimiz denizlere ateş gibi eller açılır ortasından
su konuşmaz toplanmaz kuşlar. Ne kazandık yaşamamızdan

biz harcandık anam hem kelimesiz kapandık
sevgi ektik. Sonsuz seçtik. Beğendik. Ama toprağı kazandık

sevinçle kaçın kurtulun ölümlerinizle.Yalnızlıkla ben kaldım
sevindiniz işte alın kurtulun. Aha size son atım

Cahit Zarifoğlu

30 Nisan 2011 Cumartesi

Sis




İki şehri var gecenin, biri gözümde
tütüyor, birinin dumanı üstünde yağmur
gibi çöken siste, bana bu uykusuz
şehri niye bıraktın, göze alamadığım
bir şehrin yerine bütün şehirlerdesin,
gece değil istediğin hayli karanlık
bakışlı bir şehrin gözleriyle çarpışmak
hevesindesin! Gözlerini anlıyorum henüz
bağışlayabileceği gözleriyle çarpışmadı kimsenin;
gözlerimizi uzaklıklar değil ki yalnız
göze alamadığımız yakınlıklar da acıtır,
ve gözleri ancak gözler bağışlayabilir,
öyle acıyor ki gözlerim kim bağışlayacak,
sis değil, uykusuzluk değil, iki uzak
şehir gibi ayrılıktan kavuşmuyor gözlerim:
Biri hepimizle gözgöze gibi hala uykusuz,
biri sis içinde kirpiklerine kadar açık,
bu sessizliği kim bıraktıysa, göremiyorum
konuşkan gözlerinde tek sözcük bile,
gözlerimiz birbirine değmiyor gecenin iki şehrinde

Kimsenin kimseye gözü değmiyorsa şiir niye?


Haydar Ergülen




Özenle boyadım ipliğini sevginin,
Gidip de bulamamanın incinmiş rengine.
Sisi gümüş bir rüzgârla tepelerden eğirdim,
Dokudum yalnızlığın bu serin kumaşını,
Sesime ayrılıklardan bir gömlek diktim.
Ölümü tastamam ezberledim de geldim,
Dilimde bu buruk türkü tadıyla
Bilmem ki buradan nereye giderim.


Sonunda kendime bir top yangın edindim,
Soluğumla besledim dudağımın ucunda.
Ömrümün külüydü savrulan hep ardımda,
Örterek yavaş bıraktığım izleri
Yanmış bir günün sürüklenen kanatlarıyla.
Koştum, durmadan koştum o küçük yangınımla,
Adımın çaresiz kıyılarında kendi göğümü bulmaya.

Metin Altıok




Diyor ki bana, sevdayı ateşten
bir gömlek gibi giydin mi
Diyorum ona, Ferhat'ım dağlar gürzümden
inledi ve yol verdi sularıma. Acı dindi

Diyor ki, hiç mi kıskançlık katmadım
bakışlarına
diyorum ben de, göğsümden çıkan ah
nice kartal vurdu, aşkla

Soruyor, ölüm mü her zaman
yenecek, nedir bu korku
Diyorum, Lokman da bir zaman
tanrı'ya bunu sordu

Diyor, kırılırsa kanadı sevginin
nasıl uçar, göklerde
Diyorum, o bir umuttur, bilesin
havalanır yine de

Soruyor bana, kalacak mısın böyle
adı yarına mahkum bir ozan olacak
Diyorum ona, nice yollar var gidilecek, nice
uçurumlar var daha, atlanacak

Soruyor bana, bu sis nasıl dağılır
tarih bile susarken. Anlat olanı
Diyorum ona, şiirim bir uyaktır
yiğitçe, ta kalbinden vurur zamanı.


Ali Püsküllüoğlu





elinin arkasında güneş duruyordu
aylardan kasımdı üşüyorduk
ağacın biri bulvarda ölüyordu
şehrin camları kaygısız gülüyordu
her köşe başında öpüşüyorduk

sisler bulvarı'na akşam çökmüştü
omuzlarımıza çoktan çökmüştü
kesik birer kol gibi yalnızdık
dağlarda ateşler yanmıyordu
deniz fenerleri sönmüştü
birbirimizin gözlerini arıyorduk

sisler bulvarı'nda seni kaybettim
sokak lambaları öksürüyordu
yukarda bulutlar yürüyordu
terkedilmiş bir çocuk gibiydim
dokunsanız ağlayacaktım
yenikapı'da bir tren vardı

sisler bulvarı'nda öleceğim
sol kasığımdan vuracaklar
bulvar durağında düşeceğim
gözlüklerim kırılacaklar
sen rüyasını göreceksin
çığlık çığlığa uyanacaksın
sabah kapını çalacaklar
elinden tutup getirecekler
beni görünce taş kesileceksin
ağlamayacaksın! ağlamayacaksın!

sisler bulvarı'ndan geçtim sırılsıklamdı
ıslak kaldırımlar parlıyordu
durup dururken gözlerim dalıyordu
bir bardak şarapta kayboluyordum
gece bekçilerine saati soruyordum
evime gitmekten korkuyordum
sisler boğazıma sarılmışlardı

bir gemi beni afrika'ya götürecek
ismi bilmiyorum ne olacak
kazablanka'da bir gün kalacağım
sisler bulvarı'nı hatırlayacağım
kırmızı melek şarkısından bir satır
lodos'tan bir satır yağmur'dan iki
senin kirpiklerinden bir satır hatırlayacağım
seni hatırlatanın çenesini kıracağım
limanda vapurlar uğuldayacak

sisler bulvarı bir gece haykırmıştı
ağaçları yatıyordu yoksuldu
bütün yaprakları sararmıştı
bütün bir sonbahar ağlamıştı
ağlayan sanki istanbul'du
öl desen belki ölecektim
içimde biber gibi bir kahır
bütün şiirlerimi yakacaktım
yalnızlik bana dokunuyordu

eğer sisler bulvarı olmasa
eğer bu şehirde bu bulvar olmasa
sabah ezanında yağmur yağmasa
şüphesiz bir delilik yapardım
hiç kimse beni anlıyamazdı
on beş sene hüküm giyerdim
dördüncü yılında kaçardım
belki kaçarken vururlardı

sisler bulvarı'ndan geçmediğin gün
sisler bulvarı öksüz ben öksüzüm
yağmurun altında yalnızım
ağzım elim yüzüm ıslanıyor
tren düdükleri iç içe giriyorlar
aklımı fikrimi çeliyorlar
aksaray'da ışıklar yanıyor
sisler bulvarı ayaklanıyor
artık kalbimi susturamıyorum

Attilâ İlhan




ağır yol, uzak yapılar
yaklaşmak için yaklaşık tanımlar
onlarla çıktık yola
yollarda kaldık
sis bastı her yanı
tutukluk çeken silahlar gibi
sözcükler, fısıltılar, mırıldanışlar
eksilerek vardık bir yapıya
O mu, değil mi?
Kim bilebilir şimdi
kılavuzlar şehit
şehitler hain
gözlerimiz karanlık bir pusuda
çoğumuz büyümüş, kimimiz ölmüş
kendimiz bile tanıdık değiliz artık
gözümüzden silinen düşün sabahında
önümüzde açılan yeni bir uzay
Şimdiki Zamana ait bomboş ve ölü anlar
ne başka yer ne başka zaman
bizler için hala biryerlerde çalınan
sis çanları var
belki bir gün buluşur diye
aynı ormanda kaybolan çocuklar

Murathan Mungan


Fotoğraflar; Zeev Parush

25 Şubat 2011 Cuma

Gece Düşleri



gece düşleri alır götürür beni
sığınmacı akşamların hüznüne
-ne çok şey anlatılır ya da anlatılamaz
baskının direnmeye davetine
ölümlerin yeniden dirilmelerine

bir kent düşünün her evde bir yaralı
-ya ölüler ya ölemeyenler ya ölümü bekleyenler
düğünlere kan bulaşmış bir kez
-sevgiler tutsak tek kişilik hücrelerde
sular da çürür yetmişiki gün boyunca

gece düşleri alır götürür beni
dimdik yüreklerin yanında nöbete
şarkı, türkü, şiirle dolmaya
kilit vurulmuş denizlerin dilinde
balıkçıların ağında mavi köpük olmaya

yabancı akşamların karanlık gülleri
mektupların yanıtsız kaldığı günler
acı haberler bizleri bekler kuytularda
yapraklar sessizce hıçkırır ezgilerimizi
gözlerin, dost gözlerin sönmeyen sevgisi

gece düşleri alır götürür beni
elimde bir gül fidanı
kaşların namlu gibi çatıldığı sedirlere
dillerin bıçak açmaz suskunluğu
kararlılıklara, antlara, akşam alacalarına

ve sen gelirsin şafağın ilk rengiyle
penceremde kuş olmaya


Gültekin EMRE

9 Şubat 2011 Çarşamba

Sayısız İklim Güncesi



1


kaçış için değil yaşama kazılan tüneller
ömrün boyunca bir daha görmeyeceğin fahişeye
söylenen yalan kadar güzel
tenine gün değmemiş metaforları
inceden çekip çıkarmak
kırık bir kazma ucu gibi bataklıklardan

2


meyhane kavgalarında
dibi kırılmış rakı şişesi umutlarla
adam vurmuş sokaklar kadar sabıkalı
-ki kör bir yılandır onlar
denize akıp giden
bir eski ceneviz kulesinin ayakları dibinden-
sokak kedilerinin ölümü kadar yalnız

3


yalnızca üç numara tıraşlarda ortaya çıkan
saç altına sapan taşıyla işlenmiş
çocukluk yarasına benzer hüzün
katil tazılara karşı çaresiz tavşan diriliğinde
sıçrayarak uyanırken uykudan
ben gözlerinde korkuyu görene dek
haykırmalı ölüme diye düşünürüm

4


çaresizliğin türküsüdür
yürekte bayrak açmış
intihar cumhuriyetinin ulusal marşı
arkadaş uçurtmalarına kurulan
hain tuzaklar gibi
rengarenk jelatinler arasına gizlenmiş
sakal artığı paslı jiletlerle yapılır infaz
ancak ölünce biliriz
sayısız iklime bölünmeyi

Can Sinanoğlu

Resim;Lisa Albinger

7 Kasım 2010 Pazar

Acının Coğrafyası




kente kapandık kaldık tutanaklarla belli
sirk izlenimlerinden seçmen kütüklerinden
yüzlerimiz temmuzdan ötürü sallanır ve uzar
ve her köşe bir tuzaktır
birer darağacıdır her meydan saati
öğle vaktini kesinlikle gösteren
oysa hep güçlü dağları görmenin zamanıdır

çığlığım uzun uzun kalır içimde
yani güller giyinmiş bir adam nerde ben nerde
rüzgâr bir dirimi dört yöne bölerken tepelerde
ve gece duruşmasından yeni çıkmışken
sabahın terazisi eksik tartar gölgemi

artık öyle açık ki kuşkuya yer yok
kim gelirse gelsin acıya hep yer vardır
tutanaklarda duvar diplerinde ve bazı yerlerde
örneğin çukurova ve mekong köylerinde
acıdır ağacın gölgesini yapan
bunu herkes bilir

kutsal acı besleyen acı sütünü emiyoruz
yatıyoruz seninle terli döşeklerde
saati seninle kuruyoruz bir çalar saati
sen donatıyorsun kalbimizi
kalbimiz çoğu zaman yeterli ve ürkek
kendi çoğunluğunu kendi üreterek

kente kapandık kaldık iki cadde iki alan bir saat
mutsuzluk acıya varana kadar
artık yeminimiz bir tatar gölgesi gibi
öyle bir gölge ki belki çok dardır
kısa vakitlerinde aceleci akşamın

artık öyle açık ki kuşkuya yer yok
acıya hep yer vardır aramızda
dört cepli yeleğim aynı kolaylıkla taşır her şeyi
bozuk paraları da umutsuzluğu da
aynı kolaylıkla tutmuş gibi olurum
güneşin yedi renk ayasını

biliyor musun güçlü dağları görmenin zamanıdır
şimdi bir bağırsan çok iyi biliyorum
ya da üst üste silah atsan
kent tepinir belki bütün kuşlar uçar
belki değil mutlaka
ama
bir tanesi mutlaka kalır.

Turgut Uyar

13 Haziran 2010 Pazar

Çeşitleme




Bir Çiçek


Bir çiçek duruyordu, orda, bir yerde,
Bir yanlışı düzeltircesine açmış;
Gelmiş ta ağzımın kenarında
Konuşur durur.

Bir gemi bembeyaz teniyle açıklarda,
Güverteleri uçtan uca orman;
Aldım çiçeğimi şurama bastım,
Bastım ki yalnızlığımmış.

Bir başına arşınlıyor bir adam mavi treni
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

Cemal Süreya





Ürperti


Sisini kendi yaratan gemi
Kayıp gidiyor ayaklarımın altından
Çırpıyor kanatlarını zıpkın kuşu
Sisin içinde
Denizde zaman yok.

Yanmış bal kokuları getiriyor rüzgar
Kıyıdaki camlardan
Döl tozlarıyla.

Ben de bir tohumum burada
Uyarılmış bir tohum
Beni kıyıya
Bırakan bana
Denizde zaman yok.

Saflığın ve güzelliğin
Büyük zamanı...

Edip Cansever





Kuşsuzluk


Kuşlara yer kalmadı artık
Geçen yaz bıraktığı köyü bulamıyor leylekler
Asit yağmurları örttü üzerlerini
Kırlangıçlara ne çatı altları kaldı yuva yapacak
Ne ıslatıp biçimlendirecekleri toprak
Şıra içemezler artık
Asma kütükleri kahverengi birer haç
Petrol denizlerinde renkleri değişti martıların
Yalıçapkınları bilirler mi
Avları metal ölüsü bir balık.

Kuşlar için evler yapardık oysa
Penceremizde, saçağımızda, bahçemizde
Sesleri alıştığımız bir şeydi
Ne oldu da uzaklaştık kuşlardan
Kuşsuz dünya, biraz da insansızlık değil mi?

Turgay Fişekçi


Fotoğraflar;

Gerald Berghammer

28 Mayıs 2010 Cuma

Dede Korkut Sisifos'un köyünde




Yiğite yiğit olmak yaraşır,
Yiğitlik taslamak değil, Han’ım!
Yiğit olmak da, pusatsız adem yanında
Pusatından hicap duymaktır,
Palanın ucunu göstermek değil, şahbazım!
Budur töresi, bahadırlığın.

Silahı omzundayken yiğidin,
Obanın seçilmiş beyleriyle
Ya, ana bir, baba bir kardaş gibi,
Yolu bir, izi bir yoldaş gibi danışmak,
Ya da taş gibi susmak
Düşmez mi, yiğide?

İki kardeş dilleşirken meydanda
Birine gözünü kırpman,
Hee, deyip cesaret vermen,
Ötekine hançer göstermen
Sığar mı bahadırlığa?

Diyelim ki, edepli edebinden,
Yüreksiz korkusundan pustu da
Sesini kısıverdi bugün;
Sessizliğin çığa dönüşüp yarın
Tepene inmesinden korkman mı?

Diyelim ki, bugün kılıcın zoruyla
Köylüye hükmün geçirdin,
Kapıları kapadın, yolları kestin,
Obanın başına da, deli Hatçenin
Bez bebeğini diktin Han diye;

Peki, gülmekten kırılmaz mı buna,
Komşu köylerin kızları, kızanları?
Gülerse kime güler el, gülerse kime
Güler yolda yolcu, mezarda ölü
Ve ana karnında daha doğmamış bebe?

Köyde bir yangın çıktı diyelim,
Kundakçıyla bir imecen yoksa, korucu başı,
- Ki bu elbette düşünülemez -
Dişini gıcırdat, saçını yol, tamam!
Ama, uyar mı, koç yiğitliğe
Tutup karargâhı köye indirmen?

Sana dağda kovalamak düşmez mi
Çakalı da, domuzu da, eşkıyayı da?
Beş tuğlu bahadırları da katıp yanına
Kırk yıllık itfaiye çavuşu gibi
Senin yangın yerinde işin ne?

Hadi bunu da geçtik, “Başka yerlerde, başka
Yangınlar da çıkar haa!” diye konuşuyorsun;
Oldu mu şimdi, a Han’ım? Sormalı değil mi ama,
Kundakçının niyeti başka nedir ki,
Dedirtiverip bunu havasa
Ortalığı telaşa vermek değilse?


Cahit Koytak

16 Aralık 2009 Çarşamba

Birahane Longa



Birahane Longa

Cızırdıyor gramofon yüreğim
"her işlik bir mezbahadır
zaman da kemik sesleri çıkarır"
diyen adı çaprazlanmış
ve sımsıkı dosyalanmış birinin
ve körelmiş bir parkın anısıyla;
nice tarih yazıldı kuytularında
tüze'nin ve aktöre' nin ırzına geçtiği tarihler;
orda sunuldu cumhura
bileklerinden Dolapdere'nin karasını ve Gülhane'nin
irinli günlerini etin yırtılış acısıyla geliyor her güz
ve akşam söyleşilerini akıtan bir Şorola heykeli
ve teybin hala ilenen "Orhan ağbi" sinin sesiyle otelin
gölgeliğine gömülen
beton alüminyum ve cam gölgeliğe
gömülen mevsimlik bir Erzurumlu'nun geçmişin tepilmiş
patikaları ve ekşimiş han odalarıyla inildeyen son fotografisi;
orda enselendi" yarınlarımız"
marlboro ve kızlık sunarken
cumhura

Bayım açık bırakılmış bir musluk
var da sanki şuramda
akıp geçti Dicle'nin çıbanlı ikindileri, taş yapıların hala
üstünden sızan yalnızlık nemi
Bir gömütlük anısıyla seyrettim Öğretmenler Odası'nın
penceresinden
bir eğe sesiyle yağan karı
gelip gitti ağır gurbet kokusuyla tabutlar
şu kırık tozlu aynada da
göz göze geldiğim şimdi
parçalanmış bir suret
ben toz edildim genelgelerle
her salgından bir parça bulaştı üstüme, kıl
çadırların önünde dövülen ağlayıcıların
haykırışlarıyla yırtıldım

felç geldi dilime
yıllarca bir mektup bile yazmadım,her zaman da öğrenemiyor insan söylendiği gibi ah kızaran
yaprakların gürültüsüyle fırladım bir öğle sonu içimde titreyip duran bir akrep
camsız bir penceresin sen diye haykırdım karıma
ve orda akıp gitti anlatacaklarımın sözcükleri
ve anlatacak bir şey yoksa eğer
katilini de ardında gezdiriyor yürek
her beden gibi
bu tezgah-ı siper' in ardında şimdi
yitip gittiğim insan cangılının
karanlık göz çukurlarından başım dönerek
duydunuz mu bilmem Bedevi Çardak Zindanı!nı
çok eskilere dayanıyor körleşmenin tarihi ve hiç
geçmiyor mu zaman?
orda çalışırdı en ünlü mil çekme ustaları
gerek yok bakmaya, baksan da ön yüzü
görüyoruz zaten-kıpırtılarla deviniyorum
artık, sesle
yeni bir satırbaşıdır her ses
işte kırılan bir bardak sesi
Ben de sıçrıyorum uyuduğum banktan ilk
tramvayların gürültüsüyle
salepçinin önünde kuyruk olmuş gece esnafı
doktor Fikret bana bakıyor o sıra evinden kaçmış
ama hangi zamanda
alnında kapkara bir şiir başlığı
adıyor daha önceki bir zamanda Şizofreni adlı kitabını;
"Bu monografi şizofreni dünyasında yaşayanlara ithaf
edilmiştir", sayfayı çevirince de
okuduklarım şunlar
ama hangi zamanda;
"şizofreniğin başka kimselerden farkı hayat
olaylarına yabancı kalışıdır. Yabancı ve yalnız
olduğunu farkeden şizofrenik mümkün olduğu kadar
başkalarından uzak kalarak kendi aleminde

kadının sesi
ey Zaman
ilerledikçe berinin gömütlüğüne varıyorsun
yumuşayıp da yaprak sürdüğünde incir dalı
yazdır;
şezlonga uzanmış kestiriyorsun dutun
gölgeliğinde baba,
hücrelerin kemirilmiyor henüz, bombalanmış
kahveleri görmedin,
düşlerine girmedi işkence edilmiş hiç bir ceset
fesleğen saksısına uzanırken yaşamdan
öç almanın mantığıyla taşıllaşıp kalkmadı elin
Ah hükmü verildi herkesin
söz daha ne kadar yenilecek tarihe
normalleştirilmiş bir cinnetin gözlerine takındık
bu üzünçlerin" mavi çek " i kimde
" ak kart " ı kimde bu işsizliklerin
ne banker ne üstübeç silebiliyor yazıyı
yaşıyor acılar

Bayım
boğazlıyor bahçeleri inşaatçı deyyuslar
bir ayin sesi var her yerde
bu bize kalan
leyleklerin düzüldüğü bir yurtluk;Körlüğün
göz çukuru kendi içine doğru kanayan
ey bize hiç bir şey sormayan
sür bu gülü sür içimden
koşturmaya çalışan bu tek bacaklı mevsimi kanırt
umudu terk eden kurtulacaktır
ancak zamanıyla bakışan kurtulacaktır
konuşmayı yeniden bulan kurtulacaktır

Kullanılmış Sözlük
yumrukluyor benim de gırtlağımı
hırıltılıyorum plastik bir göğün altında
"Ey kardeşim Yonatan sesin için acılıyım" a bir bira
zehirlenmiş güvercinler için bir bira
Kavak'taki beş para etmez sessizlik rakımı içerken

hangi zamanda bir stadyum kalabalığıyla
gülümsemiştim oğul
ovulan ve üzüncü gitmek bilmeyen evler için
Yasın da gizli bir dili var
çoğaltılıyor
iskelelerde bile
tıkış tıkış trenlerde bile
televizyonlarda bile
göz göze gelirken Ceyarla
içi emaye gırtlağım
ünlüyor son bir kıvranışla;
öldürüldüm

Ahmet Oktay

(Şiiri bana ulaştıran Sanem Uçar a teşekkürler)

Ahmet Oktay


Aklıma geliverdi birdenbire nedense Ahmet Oktay.

Ne çok özlediğimi anımsadım birden bu farklı edebiyatçıyı.

Adını ilk kez babamdan duymuştum, gazeteciydi o zamanlar ve taparcasına severdi bu adamı."Böyle bir kaç adam daha olacak ...." der di haykırarak, "olacak ki görsünler o zaman!"

Biraz daha aklım başıma geldiğinde evdeki şiir kitaplarına merak sarmıştım.Dizelerini okurken anlayıvermiştim babamı.

Ödün vermeden süren bir hayat onun ki.Duygular ve düşünceler kelimelere dökülmüş, topluma ve insana ait ne varsa o büyünün içinden göz süzer.




Acı

Usandım taş basması günler yaşamaktan
yalnızlığımı büyütüyorum korkunç
yani bağırmak sana sulardan.

Her gün yeniden ölmek
elinden karanlık adamların
yalanla, ekmekle, silahla.


Üstümüze bakarken çağlar
her çocuk başı okşadığımız
suçlu bizmişiz gibi
büyüyor avcumuzda.

Gözlerinde bile
deniz dibi gözlerinde ölüler
askerler ve gemiciler halinde.

İhtiyar yüreği toprağın
buğdayı, elma'sı
korkuda.
Suskunluğum, utancım büyük
sıkıntım kara.
Gel dağıt mavini
kör kuyular uykuma.



Gökdelen


Buradayım, gökdelenin kapısında,
yine de tutuşmuş bir çöl gecesi
içimde. Sarsılıyorum feryatlar
ve patlamalarla. Sarılmak istiyor
boynuma bir kız çocuğu. Biri buz
bassa alnıma, uyansam karabasansı
gün düşünden. Dedektörle kontrol
ediyor görevli. Kendimi suçlu hissettiğim
anda, ötüyor cep telefonum.

Herkesin telefonu ötüyor zaten,
çarşaflının ve pantolonlunun, dazlağın
ve berelinin. Teknoloji bağımlısı
düşmanlar olarak bakıyoruz
birbirimize. Ürküyorum birden
turnikeyi geçmiş sıkmabaşlının zifirî
gözlerinden. Akıp gidiyor orada
tekinsiz gecenin arzuları. Hatlar
karışsa diyorum, dua edercesine;
karışsa ve aksa usulca içine sözlerim;
“beyaz ve alevli etini gördüm,
sezinliyor yaşlanan beden
bin bir biçimli kösnüyü. Ölümün
bir uzak, bir yakın gölgesini”.

Bitişik zamanlar! Girdiğim her izbe
bir giz açıklıyor. Anlaşılmaz paragraflar
şerhe tabi; her parazit, her görüntü
yeni bir tefsir. Orta sondaydım, okul çıkışı
geçerdim Cebeci koruluğundan. O gölgeli yolu
T.E.D. aldı sonradan. Eşref Üren
kurardı şövalesini yaz kış. Sigarasını yakmış
ve şöyle demişti ilk fırçayı vurmadan: “Savaş
belasıdır dünyanın. Ama biz dinginliği görürüz
doğada”. Kar kesilmişti farkına varmadan.

Gökdelenin kapısındayım, yeni haberler
bekliyorum. Uçup gitmiş ıslak
yaprakların kokusu;
uçup gitmiş çoktan.


Envanter


Çok az şey saklamışım yaşamımda;
ne bir fotoğraf var ilk aşklardan
ne bir mektup,
dostlardan beş on tane;
şunları yazmış Stockholm'den
Demir Özlü 1983'te:
"rahmetli Çiğiltepe'nin oğlunu gördüm
geçenlerde Helsinki'de,
sürüyorum geçmişin izlerini"
Hangi izlerin peşinden gittim ben
içimde bir mahşer beklentisi?

Çok az şey biriktirmişim yaşamımda;
hiçbir andaç yok babamdan,
verdiği mineli çakmağı
unutmuşum bir Amerikan Bar'da;
ah umursamaz gençlik!
Sımsıkı tutsaydım şimdi
avucum ısınır mıydı acaba?

Yığınla not var ama masamın gözlerinde:
şöyle "Üç Kör" başlıklısı: -Homeros,
Milton, Borges - İçgörü üzerine bir şiir
yazacaktım belki de. İşte bir başkası:
"Yolculuk": -Odysseia, Moby Dick,
Karanlığın Yüreği-
Belli : Çıkış ve Varis ya da
Başlangıç ve Son takılmış kafama.
Demek ki yetişemiyor insan
ne yapsa kendi tasarısına.

Kitaplardaki kenar notlarında kalacak
benim ardımda bıraktığım iz,
anonim bir kimlik olacağım;
bir sahaf dükkânında yıllar sonra
satılmış kitaplarımı karıştıran okur
bilemeyecek
satırların altını benim çizdiğimi,
geçmişe ve geleceğe karışa karışa.

İthaf sayfalarını da yırtmalıyım yavaş yavaş;
yığınla düş kırıklığı, yanılış;
yüzünü görmediklerim var,
yazdıklarını sevmediklerim.
Küskün ölenler oldu bana,
kimlere küskün öleceğim
ben acaba?

24 Temmuz 2009 Cuma

Rainer Maria Rilke

DUİNO AĞITLARI



III.



Sevgiliye övgü düzme başka şeydir; o gizlenmiş,
suçlu nehir tanrısıysa kanın, ah, bambaşka bir şey.
Kızın ta uzaklardan seçebildiği oğlan ne bilir
şehvetin rabbini, o ne’idüğü belirsizle sırılsıklam
tanrı başını sık sık yalnızlığından kaldırıp
geceyi aralıksız isyanlara kışkırtanı;
çoğu zaman sanki yokken kız, henüz yatıştırmazken delikanlıyı.
Ey kanın Neptünü, ey onun üç dişli ürkünç mızrağı.
Ey burgulu deniz kabuğundan bağrının karanlık rüzgârı.
Gece nasıl bel verip çukurlaşıyor, dinle.
Sizden değil mi ey yıldızlar âşığın arzusu
aşkının çehresine? Kızın saf yüzünü içten idraki
saf burçlardan gelmez mi?



Sen değilsin, ne yazık, annesi de değil
o kaş yaylarını böyle beklentiyle geren.
Senden değil dudaklarındaki bu bereketli kavis,
ne kadar hisseder olsan da onu.
Sen, seher yeli gibi süzülen kız, inanıyor musun gerçekten
onu böyle sarsabileceğine usul usul yaklaşmakla?
Yüreğini hoplattın gerçi, ama senin dokunuşunla
daha kadim korkular titretti içini.
Çağır onu… kapkaranlık bir çevreden de çağırmıyorsun.
İster elbette: kopup gelir, içi rahatlar
alışır senin gizli kalbine, toparlanıp kendine gelmeye başlar.
Ama hiç kendi kendine başladı mı o?
Annesi, sendin onu ufaltan, sendin başlangıcı.
Yeni idi senin için, sevecen bir dünyayla kapladın
yepyeni gözlerini, yabancı dünyadan korudun.
Nerede o yıllar, ah? tek başına yeterdi narin vücudun
taşıp gelen kaosu kapamaya.
Pek çok şeyi sakladın ondan bu yolla,
tehlikeden arındırdın gecenin kuşkuyla dolan odasını
ve insanca bir uzam kattın gönlünün koca sığınağından kopan.
Karanlığın değil kendi yakın varoluşunun
ortasına koyardın gece lambasını, arkadaşlığıyla ışıldardı sanki.
Bir gıcırtı bile yoktu ki güler yüzle açıklamandan kaçsın,
sofanın kımıldayacağı anı bilir gibiydin…
Ve dinleyip rahatlardı çocuk.
Öyle becerikliydi ki incelikle kalkışın geceleyin:
dolabın arkasında kaybolurdu kaderi uzun paltosuyla,
perde kıvrımlarına kayardı huzursuz geleceği.




Oracıkta yatışmış yatarken o
ve senin en zarif şekillenişin
tatlı tatlı erirken yarım uykusunun içinde,
gözleri kapalı: korunmuş görünüyordu… Ama ya içeride:
kim tutar, kim savuşturur ecdadının sellerini?
Tedbir yoktu, ah, uyuyanda bunlara karşı,
uyuyordu belki ama düşlüyordu,
yükseliyordu ateşi: nasıl da kaptırmıştı kendini.
Yeniydi, ürkekti, içinde olup bitene dolaşmıştı-
yayılan köklere ve sarmaşıklara,
iç içe geçmiş nakışlar halinde boğarak büyüyen
ve hayvan gibi avlayan şekillerine.
Öylesine teslim oluyordu ki -. Seviyordu.
Seviyordu kendi içini, vahşi iç dünyasını, içindeki ilkel ormanı,
ve suskun ağaçlar yığınında
durmaktaydı yüreği, ışık yeşili.
Seviyordu. Terk etti gitti kendi köklerini
kudretli kökene doğru, ufacık doğumunun
artık esamisinin okunmadığı yere.
Seve seve indi daha kadim kanlar içine,
atalarına doymuş korkunun yattığı vadilere girdi.
Ve tanıyordu onu her bir dehşet, göz kırpıyordu anlaşmış gibi.
Evet, dehşet gülümsüyordu… Annesi,
nadiren böyle müşfik gülümsedin sen.
Nasıl sevmesin ki onu, gülümsüyordu kendisine.
Senden önce dehşeti sevdi, çünkü o eriyip gitmişti bile
karnında, cenini yüzdüren sıvı içinde.



Bak, biz sevmeyiz çiçekler gibi tek bir mevsim ile.
Biz sevdik mi, tasavvurun bile ötesinde eski
bir özsu yükselir kollarımızda. Sevince,
tek bir varlığı, gelecektekini değil,
sayısız mayalanışları sevmeli kendi içimizde;
tek bir çocuğu değil, babaları sevmeli
harap dağlar gibi derinliklerimizde yatan,
ve kurumuş ırmak yataklarını
evvel zaman annelerine ait; sevince,
bulutlu ya da berrak, tüm suskun topraklarını sevmeli yazgının-
ah kızım, ah canım, bunlar var senden önce.



Peki sen nereden bileceksin ki-,
en kadim zamanları uyandırdın âşığının içinde.
Ne duygular çıktı su yüzüne özüne başkalaşıp,
ne kadınlar nefret etti senden.
Ne karanlık adamlar kaldırdın delikanlı damarlarında?
Yanına gelmek istedi ölü çocuklar…
Bir güzellik yap artık ona, ah,
sessiz sedasız, gündelik işin gibi-
götür bahçelerin oraya, ver gecelerin ağırlığını…

Onu esirge…

20 Haziran 2009 Cumartesi

Edip Cansever

Türk edebiyatının büyük ustalarında biri Edip Cansever.Şiirlerini her okuyuşumda içimde kocaman bir boşluğun ötesinde yalnızlığa dair söylenebilecek cümlelerin sihirli şairinin dizelerinde kaybolmak vardır.

Taşkın değildir dizelerinde, bas bas bağırmaz....

Ustalıkla seçilmiştir kelimeler, dokunup geçerken o kelimelerin herkeste bıraktığı iz çok daha farklıdır.Serin bir etki bırakır dizeleriyle, üşütmez...

İçinizde bir "duduk" çalmaya başlar,ki garip bir melankolidir,bir esriklik bırakır ruhunuzun ta derinlerinde...

Bugün Edip Cansever okumanın tam zamanı...




ben büyürüm, ne zaman? her yerde, hep deniz olana
yarısı kesik inceden bir parmakla
ondan ki yaslısıyım durup durup sevmenin
ondan ki çoraklarda büyüdüm bir dilim tatlı kavunla.

seni bir çare yaptım sana özendim
bazı şiirler yırttım yenilerini edindim.

geçtimse bir durumdan bir başka duruma hızla
kanla ölümle değil bir çeşit sokulganlıkla
artık ki güçlüsüyüm bir kişiden fazla olmanın
bir anıdır susmamsa bakınca kesik parmağıma.

açınca gözlerimi ipe çekilmiş güneşler varsın
mavi bir çocuksun aşkımız mavi bir ambarın ortasından bakarsın.


Edip Cansever

13 Haziran 2009 Cumartesi

Konstantin Kavafis

Uzun bir süre direndim bir çok şeyde, hatta zaman zaman arkadaşlarımın, dostlarımın eleştirilerine maruz bile kaldım.

Bunlardan bir tanesi de "facebook" idi.

Bir çok şey söylendi güzelliğiyle ilgili olarak, tabikii kötülüğüyle de...

Ne iyiliğindeydim açıkcası nede kötülüğünde. Mantık bana anlaşılmaz geliyordu. Ulaşmak istediklerime ulaşabilir, paylaşmak istediğim şeyleri dostlarımla paylaşırdım zaten.

Yani, kişilere kendini anlatmak her zaman öylesine zor gelmiştir ki bana. Herşeyden önemlisi yaşantıma yeni kişileri eklemek gibi bir niyeti hiç barındırmıyordu beynim.

Dünyanın bir ucunda seninle aynı duyguları paylaşan yada aynı zevki ve keyfi alan kişilerin olduğunu bilmek her zaman yetmişti bana.Bu kişilerin kim, nasıl olduğuyla ilgilenmek hiç aklıma gelmedi.

Hangi düşüncede olursanız olun, bazı şeylere çok fazla direnemiyorsunuz. Anlamsız da geliyor aslında direnmek,Ki insanoğlu her türlü olumsuzluğuna rağmen hiç bir canlı da olmayan özelliklere de sahiptir. Gücü elinde bulundurmak gibi...

O halde bu gücü elinde tutarak kendi istediğin biçimde zamandan ve zamanın beraberinde getirdiği nesnel koşullardan ayrı kalmadan kendince yol alabilirsin.

Yaklaşık bir aydır facebooktayım.

Kuşkusuz burası da benim çizdiğim yolda ilerleme kaydettiğinden şimdilik bir sıkıntısı yaşamadan, tam tersine unuttuğum, yada yaşamın anlamsız koşullarında geri planda kalmış şeyleri hatırlamak adına müthiş bir yer.

Örneğin; Konstantin Kavafis...

Nasıl severim bu şairi.

Ve bir baktım ki yıllardır bir şiirini okumamışım. Facebook ta karşımdaydı.

Tekrar hatırlamama sebep olan dünyanın herhangi yerindeki bu hiç bilmediğim tanımadığım insana teşekkürler.

Bir tanede benden olsun dedim:


Duvarlar

Aldırmadan, acımadan, utanmadan
Kocaman, yüksek duvarlar ördüler dört yanıma.

İşte oturuyorum umutsuz
Bu yazgı kemiriyor beynimi, başka şey yok aklımda;

Yapacak neler vardı dışarda.
Ah, duvarları örerken nasıl görmedim onları?

Ne sesini duydum örücülerin, ne gürültüsünü.
Çıt çıkarmadan kapamışlar bana dünya kapılarını


Konstantin Kavafis

27 Mayıs 2009 Çarşamba

William Shakespeare

Onu ilk tanıdığımda 14 yaşındaydım. İsmini daha önceden de duymuştum. Hatta "olmak yada olmamak" cümlesini çok iyi biliyordum .

Kullanmıştım da bu cümleyi, anlamını hiç düşünmeden.

Bilmek ve tanışmak çok farklıymış bunu ilk kez Türkçe dersinde o naif öğretmenimin sesinden bir sonnet ini dinlediğimde fark etmiştim.Diyordu ki o naif kadın;

Yıldızları süpürürsün, farkında olmadan.
Güneş kucağındadır, bilemezsin
Bir çocuk gözlerine bakar, arkan dönüktür....

Gerisi de vardı şiirin ama bu üç dize nasıl çakılı kaldıysa beynimde bilgisayarla tanışıp mail adresi aldığımda imza olarak kullanırken bulmuştum kendimi.

Özellikle o son satır, o son satır var ya dünyayı durduruvermişti bir anlığına, dün gibi hatırlıyorum.Cevabı verilmemiş sorularımın yanıtıydı bu üç satır.
Hep arkası dönüktü büyüklerimin ve sonrasında ben bakamaz omuştum insanların gözlerine suçluymuş gibi.

İlk gençlik yıllarımın biricik dahisi William Shakespeare 1564 yılında İngiltere de dünyaya geldi. 1616 yılına kadar devam eden yaşantısında kendi çağının çok ötesinde olmakla birlikte içinde yaşadığımız 21. yüzyılınında ötesindedir dersem hayranlığıma bağlarmısınız?

BBC nin yaptığı bin yılın dahileri oylamasında herkesi geride bıraktığını söyleyeyim o zaman.Bu anlamda hiç bir kargaşa çıkmadı bu sonuçtan. Hatta The Washington Post; " Sorusu olan var mı?" diye karşı olabileceklere meydan okudu.

İlk gençlik yıllarımı geride bıraktıktan sonra gittikçe artan bir ilgiyle Shakespeare hayranlığımla tüm eserlerini okumaya çalışırken diyebilirim ki onu büyük yapan evrensel temaları konu almasıdır. Ve bunları konu olarak ele alırken kullanılan kelimeler ve cümlelerle ustaca işlenmiş olması onu dahi sınıfına kolaylıkla sokabiliyor.

Kendisiyle ilgili çok fazla detaylı bilgiye sahip değiliz. Elimizdeki kesin bilgiler baba John Shakespeare in dericilik ve ticaretle uğraştığı ve Shakespeare ile birlikte beş çocuğu olduğudur.
Zengin sayılabilecek bir ailenin çocuğu Shakespeare. Bu sebeple yöredeki dil okulunda öğrenim gördüğüne inanılıyor.Tersini savunanlarda var.

Kısacası net bilgilerin elimizde olmaması onun dahiliğini gölgeleyemiyor.
Yaşadığı dönemin Rönesansa denk geldiğini biliyoruz. Doğal olarak klasik çağ kültürüne olan ilgiyle Shakespeare in eserlerinde de bu konuları ve o dönem özelliklerinin anlatıldığını biliyoruz.

Çok sevdiğim şairimiz Can Yücel çevirisiyle;

66. Sone

Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,
Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
Değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
O kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,
Ezilmiş, hor görülmüş el emeği, göz nuru,
Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen' e
Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
Seni yalnız komak var ya, o koyuyor adama.

Çeviren: Can Yücel



Tired with all these, for restful death I cry,
As, to behold desert a beggar born,
And needy nothing trimm'd in jollity,
And purest faith unhappily forsworn,
And guilded honour shamefully misplaced,
And maiden virtue rudely strumpeted,
And right perfection wrongfully disgraced,
And strength by limping sway disabled,
And art made tongue-tied by authority,
And folly doctor-like controlling skill,
And simple truth miscall'd simplicity,
And captive good attending captain ill:
Tired with all these, from these would I be gone,
Save that, to die, I leave my love alone.

Değişmiş mi bir şeyler?