10 Ağustos 2011 Çarşamba

Düş



Gökte, gökkuşağının üstünde
Yedi renkli Musa'lar
Yedi lambalı, yedi güvercinli Muhassen'den
Yedi renkli sesler üflüyorlar aşağıya
Aşağıda
Seniha
Bir elinde sigarası
Oturmuş kıpkırmızı bir bahçe koltuğuna

Önünde
Masa masa masa -çok değil, hepsi bir masa-
Mermer bir masa
Gümüş bir masa
Zümrüt bir masa
Seniha birasını içiyor -bir eli de birasında-
Sonsuz bir bira
Sessiz bir bira
Cam akışlı bir bira
Saçlarında başaklar, tavus tüyleri
Gözleri
Gözleri ses veriyor
Seng-i laciverdi gözleri
Son yudumunu da alıyor birasından
Yere dökülüyor ipek şalı
Yere sızıyor
Yeri alıyor
Birlikte götürüyor yeri
Katlar gibi bir halıyı durmadan
Parmaklarından altın bir anahtarlık sarkıyor
Ve anahtarlar anahtarlar
-Çok değil, hepsi hepsi bir anahtar-
Fildişi bir tahtırevana biniyor
Kaldırıyoruz onu dört kişi
Ben, Cemile ve Cemal
Bir de sonsuzluk
Tutuyoruz havada bir süre onu
O gülümsüyor bize durmadan
Ve kalabalığa
Yaldızlar dökülüyor dudaklarından
Lambalar, güvercinler dökülüyor
Çiçekli laledanlar, çeşmibülbüller
Kristal boy aynaları
Ve gelin telleri, pırlantalı taçlar

Sedef kakmalı bir tramvay geçiyor yakınımızdan
İnce bir org sesini sürükleyerek
Benekli bir örtü çekiyor üstüne dünya

Hepimiz kayboluyoruz.

Edip Cansever

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Yerçekimine inanmıyoruz hanımlar, beyler; böyle biline!




“Hey teacher, leave them kids alone!”


Pink Floyd,The Wall.



Hepimize yalan söylediler;on bir artı bilmem kaç yıllık kokuşmuş sistemli öğütme süreçleriyle yalanlarını dokudular tabularasa varsaydıklarına. Başımızı okşarmış gibi rol keserken öğütme sistemlerinin adını eğitim-öğretim koyarak başladılar kafa derimizi yüzmeye. “Uslu durun!” dediler, “kımıldayanı tanılarım,bir tarım zararlısı gibi özenle ilaçlarım;sesini bile çıkaramazsın!” Bir türlü yalan şırınga edilemeyenleri psikiyatri sunağında kurban ettiler akademik şölenlerle.


“Hayat bir cidaldir,siper alın!” dedi öğretmenin çığlığı;hep birlikte sarı, siyah, kahverengi kafalarımızı kitapların arkasına sakladık görünmez düşmanlarımızın ataklarına karşı. Öğretmen düşman var diyor , hem de ezeli bir düşman, çağlar boyunca sürmüş izimizi ve hatta içerden kemirmiş yapayalnız coğrafyamızın kutsallığını.

Görünmez çeşit çeşit düşmana karşı siper almak bize vatanperverlikle öğretilirken gözün görmediği ne varsa “gerçek dışı” ilan edildi alnımıza asılan panolarla.Asıldı bildirgeleri her gün yenilenen tekerlemeleriyle avlumuzun en içlerine:

1.Tanrı görülemeyendir,ispat edilemez. Öyleyse onu tatile gönderelim Kafdağının ardına. Görülemeyen ne varsa hep bilgimiz dışında kalsın madem;din,etik,ne varsa...

2.İnsan akılla bulur hakikati(Hayy Bin Yakzan çukurunda yakmıştır bu nokta İbn-i Tufeyl’i). Bulacak evrenin sırlarını insan, tek tek zamanla aklını kullanarak oluşturduğu bilimle.Haydi şenlenin,giriyoruz bilimsel tünel vizyonunun içine binbir gece düğünleriyle!

3.İnsan Tanrıyı yarattı,Tanrı insanı değil.İçi dolu turşucuk akıl küplü insan, yarattığı gibi yönetebilirdi de doğayı ve kendi doğasını basbayağı!

Nasıl ama nasıl?

Doğaya bakacak, “neden ,niçin” sorusunu ilelebet unutmayı marifet bilecek,sadece “nasıl”ı tanımlayacak akıllı metre! Bilimsel düşünme metodu dersleriyle zerketti son zehrini anfilerinde, öğütme makinası.Üstelik “nasıl”ı “n,a,s,ı,l” ile tarif etmeyi, gelişim ölçüsü uydurmacasıyla yutturdu bize pek gelişmiş beyinliler. Zeka, “zeka testlerinin ölçtüğü şey”di.Zeka testleri de Amerika kıyılarındaki gemilerinde aydınlanma(!)yı bekleyen sürüyle yahudiyi çürüklerinden doğal(!) yolla ayıklama sebebi, bravo Weschler! Çok sonraysa aynı süzgeç önce zencileri ardından da türkleri altta bırakmaya yaradı nasıl olduysa!Ayıklandık,seçildik yeniden dönüştürülmek gibi kutsal bir amaç uğruna,yaşasın!

Koca göbekli bilim amca daha bir sürü tanım taşır kursağında,yerçekimi kanunu gibi mesela.Oysa yerçekimi kanunu gözlemlenenin sözcüklere dükülüşüdür;izahı asla değil!Arşimed’in “evreka”sına neden olan yerçekimi değildir, yerçekimi yalnızca bir sebeptir, yağmur gibi.Yağmur çiçeği açtıran değildir.Her sonucu, sonucun sebebiyle tarif etme alışkanlığını, henüz zihinleri iğfal edilmemiş çocuklar bu yüzden anlamakta güçlük çeker ve durmadan niye diye sorarlar. Soruları, öğütme sisteminden kurtulma çırpınışlarıdır çünkü.Saf ruhları kaldıramaz bunca kirliliği ama zorla tekrar tekrar makinanın ellerine teslim edildikçe onlar ,zaman geçer soruların sesleri kısılır; kirlenirler. Afiyet olsun koca koruyucuları makinanın,sofranızda milyonlarca taze beyin! Nerdeyse hepsi itinayla öğütüldü;nerdeyse hepsi inanıyor artık yerçekiminin taşı düşürdüğüne,suyun kaldırma kuvvetinin gemileri yüzdürdüğüne ve insanların çocuk yaptığına;çünkü insan ısrarlı, kendini yiyen tek canlı olma özelliğinde!

Kimse susmasın hal böyleyken, hiçkimse! Çocukları kurtarma, kendi ruhunu kurtarma ne derseniz deyin adına, başlatın operasyonunuzu her alanında yaşamın ivedilikle ve ısrarla. Sorun herkese ve kendinize: “Okları kim atıyor?”

Dilek Akıcı